Evet son iki yazımızda sevgiliye attığımız pandiklerden bahsettikten sonra yine kendimle karşınızdayım efendim. Ama daha önce bişe sorcam, bu blogger ahalisine ne olmuş kardeşim? Herkesin kolayına mı gelmiş tweet atmak, onları "follow"lamak, hamakta sallanmak, armutları ballandırmak? Blog tarihi hazin günlerini yaşıyormuş gibime geldi.. Bu blogcu arkadaşların misyonlarını bir üst basamağa taşıyıp kitap çıkarmaların eseri. Değilse kurşun döktürmeli millete, akıllar başa alınmalı. Yazınız efendim, reca edeceğim. Tamam benim de eleştirdiğim ergenlik kelimeleri vardır, aynı zamanda kurduğum babasız cümlelerim nedeniyle eleştirilmişliğim. Ama yazmanın önünde engel midir? Değildir değerli vatandaş. Bırakınız bir kişi izlemesin sayfanızı, bırakınız yanlışlık eseri bile görülmüş tek bir yazınız olmasın, hiç bir kitabın kapağında mistik havalarda gezinen gizemli fotoğraflarınız olmasın. Ama yazınız.
Ben ufacıklardayken beni üzen şeyleri kendi meşrebimde yazardım. İç organlarımın farkında olmadığım ve gözle görünür organlarımın bir çoğunun da ne işe yaradığını bilmediğim zamanlarda H.E. adlı öğretmenimin cetvelle suratıma vurduğunu "örtmen suratıma cetvelle vurdu kabardı yanağım çok acıyor" diye yazarken lise sonda S.Ö adlı hocadan yediğim sağlam dayağı"h**oğlu h**nın çocuğu, insan insana öyle mi vurur p***k evladı, bişe diyim mi sevgili kağıt bu herifin anası yada babası eşşek lan! yada at! iki insan ürünü bi organizma böyle dövemez, p*ç! anasını eşekler dürtsün bunun!" diye tasvir etmişim. İşin ilginci herkes de böyle birşey yapıyor zannetmişim.. Değilmiş. Ama ben sonuçta yazmış rahat etmişim.
Lise zamanlarımda şimdilerde radyo programı yapan Zeki Kayahan Coşkun adlı minik, sempatik, zeki, olgun sever büyüğümüz gazetenin bir ekinde Zeki'yle Zekice adlı bir köşede yazıyor, ben de bir yandan yazılarını okuyor bir yandan ne derdim varsa ona yazıyorum. Helal olsun adama her hafta beni muhatap alıyor, hayretler içine düşüyordum; ne şaşırıyordum arkadaş.. Baya devam etti o gazete eki, Zeki'nin yazıları, ona anlattıklarım ve onun bana cevapları.. O zamanlar bilgisayarla alakalı işlerle uğraştığımdan her hafta aldığım gazeteyi sonradan eksen kayması yaşamam nedeniyle Zeki Kayahan Coşkun okumak için alıyordum. O zamanlardan sakladığım tüm küpürleri askerlik vazifesi nedeniyle ayrıldığım evimden torlayıp toplayıp, hiç üşenmeyip, gözünün yaşına bakmayıp bir kalemde çöpe gönderen anneme de burdan hemen tüm yazılarda olduğu gibi yine sevgilerimi gönderiyorum ayrıca.
Şimdi bunu neden söylüyorum bilir misin sevgili jakabo?
Büyük ihtimal Zeki Kayahan Coşkun beni hatırlamaz. Hatırlasa bile o zamanlar hastası olduğu kırmızı ferrarisine elletmez. Elletse de elletmese de farketmez. Farkeden şey; o yazıların benim için kıymetli olması. O bunu kesin bilmiyordur. Onun o yazıları yazmasının yalın maksadı paramı alıyorum işime bakıyorum anlayışı da olabilir, birilerine birşeyler anlatıyorum o yüzden yazmalıyım da bu da benim için diğer bir farketmez. Benim için kıymetliydi ve çok güzeldi bu yeterli.
O kadar Zeki abiye bok attık şunu hatırlamıyordur, bunu da hatırlamıyordur diye ama şu an bu yazıyı okuyan bir çok kişinin de o yazılardan haberi olmadığına dair itina ile kulaklarımın kalıbını bastırırım. Zaten yazılan yazının birileri için anlamı olması demek; herkes için anlamlı olması anlamına gelemez. O yüzden yazdığınız şeylerin kime ne vurduğunu çok düşünmemeli ve yazmalısınız arkadaşlar. Bunu yapınız reca ediyorum. Birine sövmek isteyebilirsiniz. Benim gibi sevgilinize attığınız kazığı, ananızdan çektiğinizi, işsizliğinizi, padişahın sol tarafını yazabilirsiniz bir çoğu sizin için utanılacak bir mesele olabilir ama siz imkan varken yazınız.
Yasak olacak dediniz, bloglarımız engellenecek dediniz. Kimsenin çüküne olmadı afedersiniz. Hala "haydar" yazdığınızda dahi yazılarınız okunabilir halde. O yüzden kıvırmayalım. Birileri sizi okuduğunda çok hızlıca windowsun en büyük nimeti sağ en üstteki çarpıya basıp müsade isteyecekken; birileri tekrar okumak üzere kesinlikle simge durumuna küçültecektir. Ayrıca şifa olarak da kalbe iyi gelir görüşündeyim. Diyeceğim odur ki bloğumuza sahip çıkalım efendim..
Edit: Kusura bakmayın efendim. Sansür şartmış onu anladım..
kabakulak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kabakulak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
09/06/2012
14/10/2011
Çorabını Değiştirmeye Mecali Olmayan Adamın Neyine Dünyayı Değiştirmek!
İnsanların tarihe nam salması ne derece müthiş bir olaydır ve bu işi kısa zamanda becerebilenler naçizane benim nazarımda "dahi" grubunda toplanır. 35 yaşında göçmüş, aynı dünyada aynı oksijeni tattığımız Mozart'ı tek bir eserini bilmese de nenelerimiz bile tanır. Yine merhum orta yaş delikanlılarından Steve Jobs şu satırları yazmamızın, okumamızın mimarlarındandır. Diyebiliriz ki Mozart'tan farkı nenelerimizin tanımaması olabilir, ancak dünyamızı siyah kazağı, mavi pantolonu ve yarım bir elma ile değiştirmek onu kahraman bir dahi yapar ve yapmıştır da. Bu mevzu çok makro ve seçici bir mesele olması yanında mikro ortamlarda da benzerlerini yaşarız. Makro dedik mikro dedik kafaya hafif anasonu verdik geçelim mevzuya.
Benim bloğumu açmam babamın öldüğü güne dayanır. Normal değildir. Babası ölen insan ağlar, perişan olur bacım gibi gider 3 gün yemek yemez. Rengi portakal sarısının az açığına çalıncaya kadar, ruhiyet-i hali kulak memesi kıvamına gelinceye kadar bunalım yaşar, sonra girdiği o karanlık dünyadan ruhi bir güçlenme, keskin bıçaklar gibi boktan gidişata göğüs gerecek kadar cesaretle çıkar. Oturup blog açıp yazı yazmaz, ilk yazımız kanatlanmış olsa da, sonraki yazılarımızda sık sık babamdan bahsetmişliğim, ağzından yazmışlığım, onu yaşıyor görmüşlüğüm vardır. Bu da benim bunalımım olabilir ve o karanlıktan çıkışımın yazısı da bu olabilir bittabi.
Babamın gençlik ideallerinin ufacığını fotoğraflar anlatırdı. Faşist diye atıldığı 2 üniversite, yüksek öğretim men cezası ve 25 sene sonra aldığı af sonrası 3. üniversitesini kazanması dışında kendisinin neler yaşadığının çok büyük kısmını "yakinlerden ölen insanlar arkasından anlatılan anılar" serisinden öğrendim. Anladığım kadarıyla bizim peder kendini tam bir "mal" gösterebilecek kadar dahiymiş. Hayatının hatası için üzülerek annemle evliliğini işaret edeceğim. Bakın annemi kötülemiyorum, kötülemem de. Ancak insanların "birbirine denk olma" durumu faşist babam için kendisine bir zeval gelmesinden korkan aile eşrafı tarafından "görücü usulü" bombasıyla havaya uçurulmuş. Bilmem kaç bin kitap okumuş bir insanın Ömer Seyfettin'i tanımayan biriyle evlenmesi çocukluğunu eve muhkem bir durum olmadıkça gelmeyen babasını görmeden geçiren bir nesile teslim eder ki mevzu bahis neslin azımsanmayacak kadar çok olduğunu düşünürsek, toplumun kolonlarından "aile" yapısının alt üst olmasında yegane sebebinin birbirlerini her müsait mekan ve zamanda düdükleyenleri konu alan berdüş dizilerin olmadığını görürüz. Hayata bakış açıları benzer, birbirlerini anlayan, dinleyen ailelerde 15 sene kocası öksüren bir eş, kocasına üst kat komşusunun aldığı son model çamaşır makinesini değil, göğüs hastalıkları hastanesini gösterir. Kader tarafından baktığımızda vadenin geldiği günü değiştirmeyecek bile olsa, daha sağlıklı ve geleceğini gören evlatların yetişmesine vesile olabileceğini ve kader mekanizmasının bu varsayıma karşı çıkmayacağı görüşündeyim ki bu da bir varsayım.
Babam gibi bir adam olmak isterdim, onun yetiştirdiği gibi kendimi yetiştirmek ve hatalarını kendime ders ederek dünyayı değiştirebilecek bir insan olabilirdim. Ancak dünyaya "tavuk-yumurta-civciv" paradoksuna benzer çakma paradokslar yaratmak dışında esaslı bir katkım, hiç değilse inşası süren bir yapıya koyduğum tek bir taş olmadı.
Bir ton işle uğraşınız varsa aslında hiçbiriyle uğraşmıyorsunuz demektir. Aslı şu olmalıdır; Bir ensturman mı çalacaksın o zaman onu çal herkes dinlesin, inşaat mühendisi mi olacaksın o zaman öyle bir bina yap ki hamile kadınların canı kireç çektiğinde duvarlarını yalamaya kıyamasınlar, şarkıcı mı olacaksın o zaman onu öyle bir söyle ki seni dinleyen kendisini jiletlemekle yetinmesin yanındakini de jiletlesin, yazı mı yazacaksın, o zaman yaz Ahmet Hakan bile okusun, iç geçirsin. Yaptığın işte en iyi olduktan sonra kendini beğenmek en meşru hak olur; kendini beğen, arkandan siktir çekilsin, Meyve ver taşlan düşen elmanın da yarısını ısır "benim yarım elmamı yiyin taam mı!" diye de atarın olsun. İnsanlar sırf sevmesi için mütevazilik göstermek sanal bir sevgi yaratır, insanın sevilmesi için yapması gereken ilk iş kendini sevmesi ve kendine güvenmesi olmalıdır.
Ben hayatımda tuttuğum hiçbir işi aslında yapamamış bir adamım. Şu yazıyı yazıyorum mesela her kelime bir öncekinin gayri meşru çocuğu. Cümleler piç haliyle. Bırak yazı dediğini Ahmet Hakan yazsın, sen becerebildiğine git dedim sürüce kez, mamafih piç cümleler kurmayı bırakmayı bile başaramadım. Her küfür ettiğim imkan ve şeraitten affımı dilerim. Aynı hayatı sürdüğüm hatta daha kötüsünde olup dünyaya parmak atan arkadaşlarım var benim, bu da mikro ölçekte onları "dahi" pek tabi beni "mal" yapar.
*Steve Jobs yaşarken kıymeti bilinen ender adamlardandı kendisine rahmet diliyorum, ancak mezarına neden herkes ısırdığı elmayı bırakıyor anlamış değilim, acaba yarım elmayla onu mu demek istedi?
*Mozart dedim ama ben Beethoven hayranıyım özellikle de 9. senfoniyi yazan ellerini, duymayan kulaklarını yiğerim ben onun!
*Babamı artık sadece özlemiyorum. Özlemek, onun için çalışmak kadar insanı hayırlı evlat yapmıyor.
*Bu satırlarla dörttür Ahmet Hakan lafzı kullandım. Okumadığını bildiğimden rahatça atıp tutuyorum bu da Ahmet Hakan'ın bu satırları okumamasının güzel yönü.
*Kocakulaklı bir maldan ayrıntılı nameler dinlediniz, saygılar.
05/07/2011
Hocam Başlığı Gençliğin Teknolojiyle İmtahanı Olarak Yazalım!
Lise zamanlarımızda önemli bazı tırsınç dakikalarımız vardı. Misal hocaya abesle iştigal soru sormak adamin suratını hocanın üstün kavrama özelliğine sahip elleriyle işgal etmesi demekti. Hocanın sorduğu soruya oturulan mevkiye göre pencerelere sürülmüş macunlara, duvardaki yarıklara yada sıranın üstüne kazınmış sevgili isimlerine sukut ederek bakmak, ilahi güçten bakılan yerde cevabın belirmesini, böyle içe doğru bi "oku!" mucizesi beklemek, hazin bir sonun habercisiydi keza. O zamanlar hoca dayaklarından sonra velilerin okul yönetimini "hepinizi Hakkariye sürdürceeğğem" diye kendini okul girişindeki demir kapıya zincirleyerek protesto eden hareketlerinin yerini varoş semtlerde "vay eşşolu eşşek demek hocadan dayak yidin!" dayağı, kral dairelerinde ise "çabuk odana murat can cezalısın harçlığından kescem ayrıca ahşama yemek filan yok" cezası olarak ayrı bir ebeveyn fırtınasına çeviren uygulamalar mevcuttu ki tam bir karanlık orta çağı, tam bir höyt deyince susan efendi ögrenci üstünlüğü politeryası hakim ülkede.
Sorsan şimdi bizimkiler hep kendini savunur öyle şeylerde "bizim zamanımızda şu yohtu bu yohtu zart olmazdı zurt için şu yapılırdı" iyi de babacığım yani tarihi kayıtlara bakıyoruz o zamanlar olmayıp bizim zamanımızda olan sadece renkli televizyonlar var, hadi biraz daha ötesinde kumandalı renkli televizyonlar olmuş. O da zaten babam kumandayı gömleğinin cebine koyardı tuşlarının ne işe yaradığını bile anlamazdık. Enteresan gizemli bi aygıttı sadece bizim için. Yani gömlek cebinde muhafaza edilen kumandanın kefareti okulda dayak nedeniyle yenilen 40 dakikalık dayaksa, şimdiki çocukların diri diri gömülmemesi şaşırtıcı bişe değil mi lan?
Benim zamanımda Nintendolarda Mario' ya zıplayınca "basınca zıplıyo lan" diye ağzı açık bakıyordum, onu da zıplatmak için anneme "anneee nooolurr Eren gillere misafirliğe gidek nooluur" diye yalvarıyordum. Teknolojiye en sık ulaştığım zamanlarım Eren' in ayağını kırmasına binayen her gün gittiğim "Eren' in evde canı çoh sıhılıyo şu kepçe arhadaşı gelsin biraz oynasınlar" zamanıdır ki o zamanlar da hep Eren Mario oluyodu ben Luigi. Bütün kutuları kırıp bana pis pis gerizekalı muamelesi yapan Eren'e tahammül etmişim, onun bile bi bedeli vardı demek istiyorum.
Olay bilgiye çabuk ulaşıyorduk ise, nerde üstadım? Hoca ödev verir gider halk kütüphanesine sabah girersin akşama kadar içi kurtlanmış kitaplardan yazar durursun. Hadi kitaplar eski zamandakilerden yeni diyecem de kapağında "mektebimin can-u alisi talebem Füsun Takar' a armağandır Tarih: 13.09.1943" yani kitabı yazan da, satan da, hediye eden de, hediyeyi alan da şu an rahmetli. Ölmüşlerine rahmet olsun diye çocukları halk eğitime bahşetmiş kitabı bu mudur imkan?
Şimdi ben de "bah şimdi ki çocuhların her şeyi var" bıdı bıdısı yapıp yeni neslin körpe beyinlerine taş atmak istemem de arkadaş 13 yaşındaki çocuk wikiliksin ülkeler arası gizli yazışmalarını 0,22 saniye içinde buluyor.
/süre googleda an içinde arama yapılarak bulunmuştur./
Ama buluyor mu? Yok! Okuyor mu? Yok! hayatı boyunca 2 tane kitap okumamış genç dimahlar çakma cümlelerden kendilerine feysbuk iletisi yapıyor. Geçen üniversite hocası konuşuyor "ödev verdim web sayfasını olduğu gibi getirmiş, worde bile atma gereği duymamış" diye yakınıyor peki dayak? Yok! dayak atılsın uğraşında değilim, biz neden dayak yedik onu soruyorum! Üniversite gençlerinin dinamizim kaynağını sosyal olanlar; çektirdikleri resimleri feysbukta paylaşanlar, evde mal mal oturanları ise bütün gün onları beğenenler, paylaşanlar oluşturuyor. Feysbuk hesabının donduğunu öğrenince tansiyonu düşen, bunalıma girip hayata küsen gençler, teknolojinin kendisine muhtaç ettiği, yönettiği insanlar ve ellerini ovuşturan zafer içindeki katipalizm. Böyle bir toplumda cehalet vazgeçilmez bir hıyarlıktır ki böyle bir hıyarizimden hiç bi cacık olmaz afedersiniz.
Dindar geçineni dinini bilmez, 5 şartı deyince şeyy "Allahh, Peygamberr, Melekkk, bidee ha şey oruç, oruç" diye sana bakar, kafasına eseni cennete gönderir esmeyeni cehennemde yakar, Tarihçisi "kardeşim ben tarih ohuyom benden iyi mi bilceksiniz Kanuni, Yavuz'un babası!" entelizmi yaratır. Fizikçisi "kuantum böyle şey gibi enteresan bişe" diye şaşırtır vb.vs. Böyle zengin bilgi kaynağı ortamında bilgisiz yetişen gençlerden internet kafelerde kantır, knight gibi çoklu oyunlar oynarken "beni bırahmayın lağğnn sıhın sıhın gafalarına sıghın!" dayanışması olur başka da bi bok olmaz.
Peki benden bi bok oldu mu? Olmadı. Ama diyebilir miyiz ki bunun Marioyu zıplatmakla alakası var diyemeyiz.O zaman dağılalım.....
Sorsan şimdi bizimkiler hep kendini savunur öyle şeylerde "bizim zamanımızda şu yohtu bu yohtu zart olmazdı zurt için şu yapılırdı" iyi de babacığım yani tarihi kayıtlara bakıyoruz o zamanlar olmayıp bizim zamanımızda olan sadece renkli televizyonlar var, hadi biraz daha ötesinde kumandalı renkli televizyonlar olmuş. O da zaten babam kumandayı gömleğinin cebine koyardı tuşlarının ne işe yaradığını bile anlamazdık. Enteresan gizemli bi aygıttı sadece bizim için. Yani gömlek cebinde muhafaza edilen kumandanın kefareti okulda dayak nedeniyle yenilen 40 dakikalık dayaksa, şimdiki çocukların diri diri gömülmemesi şaşırtıcı bişe değil mi lan?
Benim zamanımda Nintendolarda Mario' ya zıplayınca "basınca zıplıyo lan" diye ağzı açık bakıyordum, onu da zıplatmak için anneme "anneee nooolurr Eren gillere misafirliğe gidek nooluur" diye yalvarıyordum. Teknolojiye en sık ulaştığım zamanlarım Eren' in ayağını kırmasına binayen her gün gittiğim "Eren' in evde canı çoh sıhılıyo şu kepçe arhadaşı gelsin biraz oynasınlar" zamanıdır ki o zamanlar da hep Eren Mario oluyodu ben Luigi. Bütün kutuları kırıp bana pis pis gerizekalı muamelesi yapan Eren'e tahammül etmişim, onun bile bi bedeli vardı demek istiyorum.
Olay bilgiye çabuk ulaşıyorduk ise, nerde üstadım? Hoca ödev verir gider halk kütüphanesine sabah girersin akşama kadar içi kurtlanmış kitaplardan yazar durursun. Hadi kitaplar eski zamandakilerden yeni diyecem de kapağında "mektebimin can-u alisi talebem Füsun Takar' a armağandır Tarih: 13.09.1943" yani kitabı yazan da, satan da, hediye eden de, hediyeyi alan da şu an rahmetli. Ölmüşlerine rahmet olsun diye çocukları halk eğitime bahşetmiş kitabı bu mudur imkan?
Şimdi ben de "bah şimdi ki çocuhların her şeyi var" bıdı bıdısı yapıp yeni neslin körpe beyinlerine taş atmak istemem de arkadaş 13 yaşındaki çocuk wikiliksin ülkeler arası gizli yazışmalarını 0,22 saniye içinde buluyor.
/süre googleda an içinde arama yapılarak bulunmuştur./
Ama buluyor mu? Yok! Okuyor mu? Yok! hayatı boyunca 2 tane kitap okumamış genç dimahlar çakma cümlelerden kendilerine feysbuk iletisi yapıyor. Geçen üniversite hocası konuşuyor "ödev verdim web sayfasını olduğu gibi getirmiş, worde bile atma gereği duymamış" diye yakınıyor peki dayak? Yok! dayak atılsın uğraşında değilim, biz neden dayak yedik onu soruyorum! Üniversite gençlerinin dinamizim kaynağını sosyal olanlar; çektirdikleri resimleri feysbukta paylaşanlar, evde mal mal oturanları ise bütün gün onları beğenenler, paylaşanlar oluşturuyor. Feysbuk hesabının donduğunu öğrenince tansiyonu düşen, bunalıma girip hayata küsen gençler, teknolojinin kendisine muhtaç ettiği, yönettiği insanlar ve ellerini ovuşturan zafer içindeki katipalizm. Böyle bir toplumda cehalet vazgeçilmez bir hıyarlıktır ki böyle bir hıyarizimden hiç bi cacık olmaz afedersiniz.
Dindar geçineni dinini bilmez, 5 şartı deyince şeyy "Allahh, Peygamberr, Melekkk, bidee ha şey oruç, oruç" diye sana bakar, kafasına eseni cennete gönderir esmeyeni cehennemde yakar, Tarihçisi "kardeşim ben tarih ohuyom benden iyi mi bilceksiniz Kanuni, Yavuz'un babası!" entelizmi yaratır. Fizikçisi "kuantum böyle şey gibi enteresan bişe" diye şaşırtır vb.vs. Böyle zengin bilgi kaynağı ortamında bilgisiz yetişen gençlerden internet kafelerde kantır, knight gibi çoklu oyunlar oynarken "beni bırahmayın lağğnn sıhın sıhın gafalarına sıghın!" dayanışması olur başka da bi bok olmaz.
Peki benden bi bok oldu mu? Olmadı. Ama diyebilir miyiz ki bunun Marioyu zıplatmakla alakası var diyemeyiz.O zaman dağılalım.....
09/03/2011
Kabakulaksal Sinerji!
Merhaba blog. Sana şimdi hemen kaynaşıp sanki babamın bloğuymuş gibi sesleniyorum ama seni zaten bir yıldır dikizliyordum. Bu samimiyetin nedeni bende yatılı ukalalık değil, mazideki tanışmışlıktır. O yüzden bana daha ilk intibada sinir olmamanı temenni ederim.
Öncelerden beri zevkle takip ettiğim bu blog, yaptığı güzel nükteli, edebi çalışmalarıyla “adam olsaydım da ben de şöyle şeyler yazsaydım” düşüncelerine boğmuştur. Ama ilk tanıştığımız günlere bakacak olursak, içli tartışmalar beni 1 yıl önce burasıyla ilgili platonik bir kavgaya götürmüştür. Kendi blog sayfama daha selam vermeden şak diye bu blogda ne yazılmış diye merak etmemi aslında acınası bir bloğa yaptığım kıyak olarak görüyordum ve bu da beni bildiğiniz ezik yapıyordu. Kıskandığım şeyleri zaten zart diye söyleyebilecek bir adam olsaydım bugün Saba Tümer’ in oturduğu koltukta ben oturuyor olurdum.
Sahip olamadığımız ve sahip olmak istediğimiz metalara hiçbir zaman sahip olamayacağımızın anlaşılmasıyla başlayan bu kavgaya ben kendimce “adam gibi adamım”diye bakıyorken, atalarımız kedi ve uzanamadığı ciğer olarak değerlendirmiş. Aslında ben kedi gözüyle aynı şeyi söylüyorum. Bu noktada ciğere bakan minnoştan hiçbir farkım yok sonucuna kısadan ulaşabiliriz. Ancak bana özgü olmayan, insanların toplayıcılık taşıyıcılık devrinden beri süregelen bir alışkanlığı, değer veren insanları sevmek konseptini yürekten taşıyorum ve bu satırları bana ayırdığı için sözün özü arkadaşımıza teşekkür ediyorum.
Elbette böyle bir blogda kelimelerimin cümleler haline gelmesi büyük bir korku yaratıyor benim tarafımda. Zira ben usturupsuzluğumla nam salmış, birçok ilim bloğunda kara listelerde adı yazılı bir adamım. Bu gerçekten benim için büyük bir sorumluluk ve bu sorumluluğu yerine getirmeye çalışacağım. Bu bilincin ilk ürünü de bir önceki cümlede “çalışcam” yazdıktan sonra silip “çalışacağım” olarak değiştirerek oldu. Az sonra yazıyı yayınlamadan önce “ulan ne güzel argosuz küfürsüz bi merhaba” oldu diyene kadar sadeleştirmelerimi yapacağım. Öz eleştiri olarak “ulan o kadar sansür yaptık iki kere ulan kelimesi geçti kulaklarına tüküreyim bak bide küfrettim kafana edeyim kabakulak!” diye kendimi ehilleştirmeye çalışacağım. Neyse kapayalım bu bahsi eheühe, öhöm.
Yazarken çok eğleneceğim bir yerde okuyorsunuz bu yazıyı. Uzun oldu ama kısaca hepinize bir merhaba demek istedim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



