12/12/2009

AH ULAN LİDYALILAR !



            Sizden önce insanlar halbu ki ne kadar mutluydu! Birşey icaad edip dünyayı kurtaracağınızı sandınız dime! Ama yanıldınız ! Malesef düşündüğünüz gibi olmadı. Kurtaramadınız kaybolan değerleri...

'' İlk Çağ Anadolu uygarlıklarından Lidyalılar, MÖ 710 yıllarında ilk kez parayı bulup kullanarak, günümüz uygarlığına önemli bir katkıda bulunmuşlardır.'' diye geçer tarih kitaplarında!
Lidyalılar fikir babasıydı paranın. Sikke'yi ellerinde tek tek binbir zahmetle işlemişler.Sonra çekik gözlü çinliler burnunu sokmuş bu işe sikke'den değil de deriden yapalım daha güzel olur demiş. Yine güzel bulmamışlar ki ; iyonyalılar denemiş şanslarını. Osmanlılar da kıyısından bulaşmış bu işe derken en son batı dünyası son noktayı koymuş ve  bugünkü kağıt para son şeklini almış!

  Para bulunmadan önce insanlar alışveriş yapamıyormuydu? İhtiyaçlarını karşılayamıyor muydu? Elbette yapıyorlardı ! Hemde en alasından kendince  bir sistemleri vardı.Bunun adına ''takas'' yöntemi diyorlardı. Birinin işine yaramayan ürün başkası için çok önemliydi.
Bir miktar Buğday verip karşılığında belli oranda süt alıyorlarmış. 3 tavuğa 1 horoz, koyun yününe karşılık kapkacak temin ediliyormuş. Kısaca elinde ki malın kendince bir değeri vardı ve elindeki ürüne göre ihtiyaç duyduğu başka bir ürünü komşusundan temin ediyorlardı. Herkesin ürettiği ürünlerin miktarı belirli olduğu için arz talep dengesi bugun olmadığı kadar dengede duruyordu!

Buna benzer şekiller de yürüyordu bu işler. İnsanlar o zaman gayet mutluydu! Aza kanaat ediyordu ama en mutlusundan da yaşıyordu hayatını!
Ne zaman ki nefisleri hep daha fazlasını istedi işte o zaman mutsuzluk başladı!  Tüm arzlarının talep göreceğini sanarak ilk yanılgılarını yaşamaya başladılar.Kıtlığa düştüler,darlık gördüler ama bir türlü ders almadılar!
İhtiyacından fazla ürün yetiştirdiler,sınırlarını genişlettiler  felan feşman derken en sonun da parayı icat edip mertliği bozdular!
 İcat ettiği parayla köleler aldılar! Herkesi köle yapacaklarını sandılar!  Sanayi devrimi ile üretimi artırdılar,tüketim çılğınlığını körüklediler derken,derken işte bugünlere geldik.
Neyse bu kadar tarihe değinmek yeter! Uzmanı olmadığım alanlarda yanlış bilgi verip bu yazıları okuyan değerli insanları yanlış yönlendirmekten korkarım. ( üç aşağa beş yukarı süreç bu işte)


   Gelelim Sözün özüne;  Napolyon para,para,para demiş ölmüş gitmiş. (Kefeninin cebi varmıydı acep?) Para bulunmuş bir kere ben istesem de istemesem de ! Ah ulan lidyalılar ! Yatacak yeriniz yok sizin!
Neyse, ya sonra  noldu?
Parayı ''araç'' niteliğinde gören insanlar gitti, parayı  ''amaç''olarak gören insanlar geldi. Herkes parayı artık mutluluğun amacı sanıyor! (istisnalara lafım yok) Parasız insan gereksiz insandır diye latifeler yapılıyor. ''Parasız aşk olmaz'' diye aşka değer biçiliyor. ''Paranın satın alamayacağı hiçbir şey yoktur'' denilerek üç kuruşa onurlar satılıyor!  Kapitalist sistemin çarklarında ezilen milyonlarca insan nedense hak ettiği parayı  bir türlü alamıyor!  Satıyoruz kendimizi farkında olmadan! İnsanlık değerimize fiyatlar biçtiriyoruz! Yeri geldiğinde ''mal''yerine konup mallaştırılıyoruz ulu orta.
Bunların kaçımız farkında?? ya da  bu kimin umrunda ???



 Yazan :  Salih Yıldırım


 

11/12/2009

Aşıklar Ölmez !


  
Yusufu kaybettim Kenan ilinde
    Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz
Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz
Bu ne yaredir ki çare bulunmaz

Aşkın pazarında canlar satılır
Satarım canımı alan bulunmaz
Yunus öldü deyu sela verirler
    Ölen beden imiş, aşıklar ölmez ...
                         
                       http://canliklip.com/klip-izle-3270-Zara-Yusuf-u-kaybettim.html
 

09/12/2009

Herşey Zamanında Güzeldir ...


Gül dalında dikeniyle birlikte henüz  solmadan güzeldir. Kopardın mı bir kere ondan ne koku kalır etrafta,  ne de  canlılığı bizi etkiler koparılmadan önceki haliye.Meyve ve sebzeler zamanında ve dalından koparılıp yenirse tatlıdır. Mevsim dışı zamanlarda, seralarda yetiştirilip hormon katılmadan  henüz genleri değiştirilmeden önce yenilmelidir. O zaman yediğinden tat alır insan.
Genç insanın fikirleri gençken olgunlaşır, genç hayallerini en çok gençliğinde gerçekleştirebilir.Risk aldığı dönem en çok bu zamanlardır.Yaş ilerledikçe hayata artık aynı heyecanla bakamaz.
Artık daha temkinlidir olan bitene.
İnsan sağlıklıyken mutludur. Sağlığı yerindeyken huzurludur. Yapacaklarını işte bu zaman dilimlerine sığdırmalıdır. Hastalık zamanları sağlığın değerini anlamak için geç kalınmış  zamanlardır. Sıhhatin önemi aslında zamanında bilinmelidir.
Sevdiklerinle geçirebileceğin en güzel anlar, henüz onlar hayattayken değerlidir. Onları kaybettikten sonra onlara artık sevdiğini söyleyemezsin! Dokunamazsın,gözlerini içine bakıp kırılmış kalbini yeniden alamazsın! Geç kalınmış  kıymet bilmek, değer vermek artık geç kalınmış beyhude bir çabadır. Sağken sevdiklerine değer vermeyi bilinmelidir insan! Herşey zamanında güzeldir...
 İnsan çocukken çoçukluğunu yaşayabilmeli, büyükken sorumluluğunu bilmelidir. Büyükken çoçuklarla aşık atmaması gerektiğini de bilmelidir. Mesela vaktinde yapılan ibadet diğerlerinden daha değerlidir. Gençken yapılan ibadetle yaşlanınca yapmak arasında dağlar kadar fark vardır. Vakti gelmiş namazı kılmakla,kazaya bırakılmış namazı kılmak aynı karı kazandırmaz sevap hanenize.
Fırsat zamanında elde tutulursa değer kazanılır. Kaçtıktan sonra ancak ardından dövünülür!
İlk aşk adı üzerinde ilktir.Bir zamanı vardır o zaman diliminde yaşanıldığında güzeldir. Hafızalarda nedense hep o kalır.Aşkın işte o zamanlarda  gözü kördür! O zaman iştahlıdır. O an ''aşk için ölmeli aşk ozaman aşk'' şarkısı işte o zaman değerlidir.Sonrasında yaşanılan aşklar başkalaşmıştır.Maymun da  gözünü çoktan açmıştır artık!
Eğitim hayatı eğitim sürecinde güzeldir ve önemlidir. Eğitim sürecinden uzaklaştıktan sonra  elinize kitap almakta zorlanırsınız başka bir sınava girmeye cesaret edemezsiniz. Bilgiler tazeyken, canlıyken faydalıdır. Sonrasında ne yaparsanız daha fazla mücadele vermek zorunda kalır, çabalar durursunuz!  Okul arkadaşları okuldayken güzeldir(istisnalar hariç) Okuldan sonra ''Nerde eski günler'' diye içgeçirmekten öteye gidip,ayak üstü 5 dakikalık muhabetten başka paylaşacağınız bişey kalmamıştır artık.
Ağaç yaşken eğilir, çoçuklara vereceğin  eğitim de en ufak yaştan başlar.Yaş ilerledikçe fazla birşey öğretemezsin artık ona.Öğrenmeye en aç olduğu zamanlar bu dönemlerdir. İşte eğitim,öğretim bu zamanda güzeldir.
Hayatımıza dair önemli kararları,  yerinde ve zamanında alırsak güzeldir.Sonrasında mutsuzluklara ve pişmanlıklara neden olabilir! (evlilik,çoçuk,iş,aile vss )
Bir yere gitmemiz gerektiği zamanlarda  (düğün,nişan,bebek görmek,hasta ziyareti vss) O an orda olmamız gereklidir. Sonradan bu eylemi yerine getirmek hiçbirşey ifade etmemektedir. Kırılan kalp zamanında alınmalıdır.
Özlenen yolu beklenen zamanında gelmelidir. Çaresiz olduğun an beklenen kişi değerlidir. Sonrasında oda herkes gibidir.
Herneye bilet aldıysan zamanında gitmelisin sonradan gittiğinde gidenin ardına bakar kalırsın.
Mesela öteki dünya (ahiret) için hazırlığımızı şimdiden yapmalıyız 2 dakkika sonraya çıkacağımıza garanti henüz verilmemiştir.
Örneğin bu yazıya zamanında yorum yazılmalıdır! 1 ay  sonrasında yazılan yorum aynı lezzeti vermeyebilir :)))

Felan feşmekan örnekler uzatılabilir (Aklınıza gelen varsa ekleyebilirsiniz) aklıma geldikçe yazarım devamını inşallah. Hazırlık yapmadan yazdığımdan dolayı ancak bu kadar malzeme çıkıyor, kusura bakmayın :))
Son olarak özcümle; HERŞEY ZAMANINDA GÜZELDİR.
Sevdiklerinizi henüz yanınızdayken değer verin, kaybettikten sonra değil!!!
SEvgilerimle... 

 Yazan :  Salih Yıldırım


Sözlerim'e alıntı bir hikaye ile yazıma son veriyorum..



                           AKREP İLE AHTAPOT'un AŞKI


  Çok uzak bir adada yaşayan güzeller güzeli ahtapot ve çok yakışıklı bir akrep birbirlerine aşık olmuşlar.
Fakat ikisi de birbirinden korkuyormuş.
Ahtapot akrep den onu zehirli iğnesiyle sokar diye, akrep ise ahtapotun uzun kolları onu boğar diye…
Fakat daha fazla dayanamayarak ikisi de birbirlerine kollarını uzatmışlar.
Ahtapot "en kötü ihtimalle bir kolumu veririm, nasıl olsa yerine yenisi gelir" diye düşünmüş. Akrep ise "Onun için kendimi feda edebilirim" demiş.
Birbirlerini çok seviyorlarmış. O kadar mutlularmış ki bütün hayvanlar çok kıskanıyormuş onları...
Zamanla akrep den sıkılmaya başlamış ahtapot, aklında açık denizler varmış hep.
Oralara gidip başka hayvanlarla tanışmanın hayalini kuruyormuş. Güzelliğini bu şekilde geçirmemek için Okyanuslara doğru yüzmeye başlamış.
Terk edilen akrep günlerce sahilde onun dönmesini beklemiş.
Ardından çok ağlamış fakat göz pınarları olmadığı için, hep içine akmış gözyaşları. Okyanusların en güzel sularında süzülen ahtapot yeni yerler gördükçe işte gerçek mutluluk diye düşünüyormuş içinden.
Akrebi çoktan unutmuş.
Derken birden bir balıkçı ağına dolanmış olarak bulmuş kendisini. Kurtulmaya çalıştıkça daha çok dolanıyormuş.
Onu gemiye çekmişler. Balıkçılar ahtapotun kollarını kesip geri denize atmışlar. Kesilen kollarıysa içki masalarında meze olarak kullanılmak üzere bir restorana satılacakmış.
Canı çok yanan ve ne yapacağını bilemeyen ahtapot eski aşkı akrebe dönmeye karar vermiş fakat kolları olmadığı için yüzemiyormuş artık.
Terk edilen akrepse onsuz olmaktansa ölmeyi tercih etmiş ve zehirli iğnesiyle kendisini sokmuş. Diğer hayvanlardan yardım isteyen ahtapot akrebe ulaşmak üzereymiş
Akrebin yanına vardığında ise akrebi ölmek üzereyken yakalamış.
Akrep son nefesini verirken "evet işte ben bu güzellik için kendimi feda ettim" demiş içinden. Gerçek aşkının akrep olduğu anlamış ahtapot.
Ama artık ne ahtapotun onu saracak kolları kalmış, ne de akrebin onu tekrar sevebilecek kalbi...


05/12/2009

Şizofren Danalara Ne Oldu ?



Ot yiyerek zayıflansaydı inekler tığ gibi olurdu :))  
Diye bir duvar yazısı ile satırlarıma başlamak istedim.
            Deli dana ile başlayan salgın hastalıklar serisi , kuş gribiyle devam ederek bizleri epey bir şaşırtmıştı o zamanlar. İnekler neden delirmişti ? Bir bilene sorulmalıydı ama  bilen de yoktu ! Peki şu an ruh sağlıkları düzeldimi o şizofren danaların??
 Hatırladığım bir şey var ki o zaman et fiyatları almış başını gitmişti. Sonradan kendi yemimize,meramıza güvenmez olduk ithal etler aldık elin gavurundan !
   Akabinde kuş gribi diye birşey çıkardılar, kuşlar gezdiği ülkelere virüs taşıyormuş, Çok gezen pabuç bok getirir derler anadoluda :)  demek ki  ondan kapmış virüsü.  Neyse bu olaydan sonra bir çok kanatlı hayvan telef edildi. Hiç pahasına !
Kanatlı hayvan sektörü yerle bir oldu. Yine fiyatlar aldı başını gitti olan yine mahsum halka oldu.
        Hepsi geldi geçti derken şimdi de domuz gribi çıktı. He bunun öncesinde kene diye bir hayvanat türünden de  tehdit yedik onu atlamış olmayalım! Hep kışın bir salgın tehditi beklerken yaza özel bir korkulu rüyamız daha olmuştu  oda keneler. Kene yüzünden piknikte rahat oturamaz,sere serpe çimlere uzanamaz olmuştuk, Kenelerim korkusundan paçalarımızı çorabın içine verirken kendimizi bir nebze güvende hissediyorduk bunu yaparken farkında olmadan bir sonraki yılın modasını çoktan yaşamaya başlıyorduk.
 Mevsimler değişti malum önümüz kış. Havalarda giderek soğumaya başladı nezle oluyoruz,soğuk alıyoruz ister istemez. Bizim kendimize özgü gribimiz zaten vardı yıllardır uslu uslu sümüğümüz akar bizde hiç erinmeden silerdik. N bir panik yapar nede korku yaşardık. Bilirdik ki ilaçla 4 gün  ilaç almadan ayak üstü 1 haftada kırgınlığı üzerimizden atardık.
Flaş flaşş  flaşşşş Domuz gribi son gündemimiz,Meksikadan başlayarak diğer ülkeleri telef etti sıra bizede geliyor diye haberler hızla yayılmakta. Ne bir önlemini bilen var? Ne de  aylar öncesinden ucuza ihale edilerek alınan aşının içindeki maddeleri tam açıklayacak uzman var. Sağlık Bakanlığı yine bakakaldı, çok hazırlıksız yakalandı.  Domuz dinimize göre haram değil miydi? Ne arıyor bizim ülkemizde?
Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya niyeti olan birileri mi var acep??
Diğer Hayvanat çeşitlerinden arındırılarak oluşan griblerde bir çok sektör batmışken bu kez domuz gribiyle hangi sektör rant sağlayacak hangi sektörler iflasın eşiğine gelecek merakla bekliyoruz. İlaç sektörünün kazanacağı zaten belli ama başka kimlerin ne planı var bilmek isterim.
Bir diğer merak etiğim şey ise ; Deli dana,Kuş gribi,kene,domuz gribi derken 20010-2011 yılına damgasını vuracak hastalığın adını göğsünü gere gere taşıyabilecek hayvanın adını acayip şekilde merak ediyorum. Hastalıklarla hayvanat bahçesine çevirdiler güzel ülkemizi, Korkudan ağız tadıyla hapşıramaz olduk bea!!
            Herkes bir tahminde bulunsun bakalım  kim bilecek ??? Kimin tahmin ettiği hayvan hastalığa yenik düşüp, şanslı virüsü diyar diyar gezdirecek? Bu doğru tahmini ile gönülleri fethedecek olan kişi kim olacak.
           Bir sonraki hayvanın türü ;  koyun mu olur? köpek mi ? yoksa bu kez süpriz yapıp denizden mi çıkar  bu hayvan ?? Tüm bunların cevabını Seneye bugün ölmez de yaşarsak hep birlikte görecegiz...

03/12/2009

ATASÖZLERİ ÜZERİNE ÖP ÖZ HİKAYELER...



        Deyimler ve Atasözleri her ikisi de az lafla çok şey anlatır bizlere. Bu değerli sözlerin ne zaman ve nasıl bir olay sonucu ortaya çıktıkları konusunda belki net bilgilere hiçbir zaman ulaşamayacığız ama en azından bazı hikayeler bu sözlere ışık tutmaktadır.
İster inanırsınız ister inanmazsınız o sizin bileceğiniz iş! ama  üç aşağı beş yukarı bu değerli sözler bu şekilde ortaya çıkmıştır. Başka yolu da yok zaten. Süper hikayelerden bir kaç tane okudum sizlerle de paylaşayım istedim. Mesela ''püf noktası'' nedir? durduk yere yaygınlaşmadı ya! Onunda bir meydana geliş süreci var. Bir insanın pabuçu durduk yere neden dama atılır? Mecaz-ı mürselmidir kastedilen burda .yoksa mürselin çarıklarının da bu işte parmağı varmıdır?Delinin zoruna bak dama pabuç atmış diye sormazlar mı adama!
Vay bea ''İki dirhem bir çekirdek olmuşsun'' deriz ya hani. Dirhemle çekirdek nasıl bir uyum içindedir ki, Bu zerafeti ortaya çıkarabiliyorlar. Acep bunlar günümüzün üçü bir arada kahvesi gibi bişeyde biz mi bilmiyoruz.
Deyimlerin hikayelerini okurken en çok ''Özrü kabahatinden büyük'' sözünün nerden gelmiş olacağını betimleyen hikayeye güldüm. Bir özür ve kusur gerçekten var mı bilinmez ama kabahat hakkikaten büyük olmuş :))
Bunun gibi hikayeler bende uydurabilir miyim diye düşünmüyor değilim hani. Yakında benden de bir kaçtane efsane okuyabilir veya  tarafımdan yazılmış,atamızdan yadigar deyişlerden özümsenmiş hikayeler işitebilirsiniz.

Neyse sizi hikayelerle başbaşa bırakıyorum ve kendi hikayemi yazmaya koyuluyorum :))

Hoşçakalın...


    ''PÜF NOKTASI''

Ahi Evran zamanında ( Usta - Çırak müessesesi de diyebiliriz) , çırak
ustasından onay ( icazet ) alır ve ancak o zaman ayrılıp kendi dükkânını
açabilir. Orta Anadolu' da bir camcı ustası vardır. Ahilik yapar. Zamanı
gelen eski çıraklarına " sen oldun " der ve el verir, uğurlar. Böylece eski
çırak artık yeni bir usta olmuştur. Günlerden bir gün çıraklardan birisi
ustanın el vermesini bekleyemez. Ayrılacağını, onay ve el vermesini ister.
Ustası da daha olmadığı nedeniyle veremeyeceğini söyler. Çırak nesinin
olmadığını sorar;
- " İşin en önemli kısmını, yani püf noktasını bilmiyorsun. " der.
Çırak dinlemez, başka bir şehre gider ve dükkan açar. Dikiş tutturamaz.
Yaptığı bütün cam işleri, biblolar, her şey bir müddet sonra çatlamaktadır.
Esnaf ve halk tarafından ayıplanan çırak, bir yıl sonra iflas etmiş olarak
ustasının yanına döner. Elini öper, ben ettim sen etme der. Ustası da olana
kadar yanında çalışması gerektiğini söyler. Sonunda bir gün usta çırağına
müjdeyi verir. Olduğunu, gidebileceğini, el vereceğini söyler. Ayrılmadan
önce ustası onu karanlık odaya sokar. İzin almadan girilmediği üzere daha
önce buraya hiç girmemiştir. Yeni bitmiş, sıcak ürünler odanın bir kenarında
durmaktadır. Tavanda bir yerde, toplu iğne deliği kadar büyüklükte bir güneş
ışığı huzmesi vardır. Usta sıcak bir parça alır, ışığa tutar, evirir
çevirir. Bakar ki camın bir yerinde gözle görülemeyecek kadar küçük bir hava
kabarcığı vardır. Püf yaparak üfler ve kabarcık kaybolur. Parçayı çırağa
uzatır, ayrı koymasını, soğumaya bırakmasını söyler. Daha sonra çırak
üflemeye başlar. Nasıl üfleneceğini, neresinin püfleneceğini iyice öğrenir.
Ve anlar ki, çatlamaya bu küçük kabarcıklar neden olmaktadır. Daha sonra
helâlleşirler ve püf noktasının önemini kavramış çiçeği burnunda usta yoluna
devam eder. her işin ve her şeyin bir püf noktası vardır.
Böylece çırakta bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş olur.
Her sanatın inceliklerine gereken nazik kısmına da o günden sonra püf noktası denilmeye başlanır.


"ÖZRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜK"

Padişahlardan bir tanesi dalkavuğuna çok kızmıştır. Kelleni alacağım senin
demiştir. Beri taraftan, dalkavuğunun aslında çok imrendiği zekâsıyla da
alay etmek gelir aklına;
- " Amma " der. "Öyle bir şey yap, öyle bir şey söyle ki özrün kabahatinden
büyük olsun! O zaman kelleni kurtaracaksın"
Arkasını dönüp sofaya doğru geçen Padişahın kararının kesin olduğunu anlayan
dalkavuk telaş içindedir. Hemen düşünmeye başlar. Can korkusuyla titreyen
dalkavuk o sırada arkası dönük Padişahın bir ayağını yukarıya, basamağa
attığını görür, koşarak Padişahın poposuna bir el atar. Şaşkınlık ve zaten
var olan öfkenin katlanmışıyla arkasına dönen Padişah, gürler;
- " Bre densiz! Ölümünü bu kadar çok mu yakına aldın? Allahhhhh..."
Boynu bükük, yere bakan dalkavuk aman dilenir;
- " Özür dilerim Padişahım. Sizi dalgınlıkla Valide Sultan zannettim de! "
Dalkavuğun kellesi kurtulmuştur.




"PABUCU DAMA ATILMAK"

Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin
yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusurlu malın, malzemeden
çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı.
Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle
durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten
haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu. Ayakkabılar da
ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen
geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu.
Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve
gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.


"İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK"

Giyim kuşamına özen göstermiş,şık ve süslü kıyafetleriyle dikkat çeken
insanlar hakkında sık sık"iki dirhem bir çekirdek" sözü kullanılır. Bu
yakıştırma,ağırlık ölçüsü olarak okkanın kullanıldığı eski devirlerden
kalmadır.Belki biliyorsunuz,bir okka,bugünkü ölçülerle 1283 gram
tutar.Okkanın dört yüzde birine,dirhem adı verilir(Şimdiki gram ile aynı
birim olduğunu sanarak gram diyecek yerde dirhem denilmesi
hatalıdır.).Dirhem,daha ziyade hassas teraziler için kullanılan bir ölçüdür.
Ancak sarraflar,dirhemden daha hassas ölçümler için bir ağırlık birimi daha
kullanırlar.Buna çekirdek denir ki toplam 5 santigram karşılığıdır. Eski
devirlerin en kıymetli parası olan bir Osmanlı altını,toplam iki dirhem bir
çekirdek ağırlığa sahiptir. Bu durumda süslenmiş kimselere,iki dirhem bir
çekirdek yakıştırmasında bulunanlar,mecaz yoluyla onlara altın demiş olurlar
ki bizce pek zarif bir nüktedir.


Hikayeler Alıntıdır :  http://www.newsturkiye.net

01/12/2009

Zamanın kıymetini bilmeyen, zamanla kıymetsiz olur !


          Zaman su gibi akıp geçiyor, geçen her bir saniyede hep ileri atılıyoruz.İnsana biçilen ömür de malum. günümüz şartlarında ortalama 60 lı yaşları görenimiz kendini mutlu sanıyor. Yaradan bilir vademizin son kullanma tarihini ama bize düşen üretim aşamamızdan son kullanım tarihimize kadar aldığımız nefesin hakkını verebildik mi veremedik mi? Zaman hızlı geçiyor,tutamıyoruz da meleti! O halde yapılacak bişeyler olmalı diye kendimce kafa yoruyorum. Yapılacak çok şey var bunların için ömür yeter mi? Nereden başlasam? Bir plan program dahilinde amaçlarımı gerçekleştirmem kolay gözüyor uzaktan ama yakından da sesi hoş geliyor mu bakmak lazım.

            Gün dediğin 24 saat, uyuduğun süre  ortalama 7 saat, iş ortamında bulunduğun süre 9 saat, yolda geçirdigin zaman 1-2 saat (trafik hariç) diger şeylere de 1 saat dersek. Bak sana kaldı en iyi şartlarda 5 saat. Doya doya, bozdur bozdur  harca :))
      Bu 5 saatte o kadar çok şey sığdırmalısın ki, Bu daracık zaman diliminde;hem karnın doymalı,hem sevdiklerine vakit ayırabilmelisin, bir yandan dinlenmelisin aynı zamanda da kişisel gelişimin, amaçların,hobbilerin  vss.. için zaman ayırabilesin. Gelde işin içinden çık! Tutanacak tek dal kalıyor oda haftasonları.Onu da ne kadar verimli geçirdiğimiz ise ayrı bir konu. Velasıl kelam zaman kısa, yapılacak meşakkat çok, insanız bir kere gözümüz aç! Hep daha fazla şeyleri istediğimizden dolayı bu kısıtlı zaman diliminde kendimize bir yer bulmaya çalışıyoruz.  Hea bulabiliyorsak ne mutlu ama olmuyor yetmiyor zaman! Hal böyle olunca ERTELİYORUZ aldığımız her kararı. Yaptığımız plan programa da bağlı kalamıyoruz.Bi soran olduğunda da cevabımız hemen hazır ''Doğaçlama yaşıyorum hayatı''  böyle deriz ama  biyerlerimizin zorundan söyleriz bu klişe lafları.Gerçekleştiremediğimiz  eylemlere bir kılıf uydurmayı çok severiz miletcek! Bunu da iyi beceririz doğrusu. 

      ''Zamanla kıymetini bilirim geçen zamanın'' diye kendimce  cümleler eskitiyordum düşüncemde ama O an anladım ki geçen zamanın kıymetini bilenler hakkı rahmetine çoktan kavuşmuştur. Olsa olsa bize düşen görev  an'ı hakkıyla yaşamaktır.
''Zamanın kıymetini bilmeyen, zamanla kıymetsiz olur!'' diye güzel bir söz işittim biryerde çok da etkilendim. Açıkçası  ne yaparsak kendimize yapıyoruz. Değerimizi tavan yaptırmakta,ayaklar altına aldırmakta yine bizim elimizde!
 Zaman demişken aklıma başka bir konu geldi şimdi. Kullanan kişiye,yere,mekana göre acayip değişkenlik gösteriyor bu zaman kavramı. Kimi zaman 1 saatimizi beklemekle boş boş nasıl  geçirsem diye düşünürken, diğer yandan 1 dakkikalık zaman bir anda hayatımızın en önemli anı oluverir.

Sinemaya aldığımız biletin seansı 1 saat sonraysa boş boş bekleriz o zaman hiç geçmek bilmez. İşe veya toplantıya geç kalmışızdır bırakın bir saati 1 dakkika hiç olmadığı kadar önemli olurda o an, onun sayesinde durumu kurtarabiliriz.
Maratona katılmış koşusu  için  saniyeler önemliyken,Satranç oynayan oyuncu için zaman kavramı 2.plandadır. Hastaya geceler uzun ve ızdıraplı geçerken. Aynı geceyi ve aynı an'ı yaşayan eğlence kulübünde eğlenen insanlar için ise zaman su gibi akıp geçer. Bir kaç saniye erken müdahale ile bile insan yaşamı kurtulurken,Bir anlık zevklerle insan yaşamını sonlandırabilir.

Son dakkika golüyle bir takım şampiyon olurken diğer takım ligden düşebilir ya da lig de kalabilir.
Bunun gibi sayısız örnekler vermek isterdim ama aklıma şimdilik bunlar geliyor.
Zamanın kıymetini bir maraton koşucusu gibi saniyelerle yarışarak ama bir hasta gibi geceyi uzun bilerek yaşamak dileğiyle.
Ertelemeden değerine kıymetler katarak geçireceğimiz en güzel zamanlar  bizlerin olsun...




Yazan : Salih Yıldırım

28/11/2009

SÖZÜN ÖZÜ


SÖYLEYECEK ÇOK SÖZÜM VARDI
SANA VE YAŞAMA DAİR,
SÖYLEYEMEDİM!
LAL OLDU DİLLERİM.

SUSTUM!
ÖYLECE KALDIM!


VE SONRA
SÖYLEMLERİMİ HİÇ DÖNMEMEK ÜZERE !
SÖZÜMÜN ÖZÜ'NE GİZLEDİM,
VE
ANCAK GİZLENDİĞİ YERDE ÖZÜNE İNEBİLDİM ...

 
 Şiir :  Salih Yıldırım





25/11/2009

KEŞKELERİMİ SATIYORUM


 Düşündükçe insanı çileden çıkaran ,yoğunlaştıkça bunalıma sokan çok nalet bir şeydir bu keşkeler!
Ağzınızı bir alıştırdınız mı gerisi gelir. Keşke öyle olmasaydı,keşke şöyle olsaydı,Keşke , keşke ...
diyerek hep bir sonrası yine aynı sözle gelir.Geçmiş geçmişmidir artık!Bu saaten sonra fazla söze hacet var mıdır?  O halde keşkelere de yer olmamalı hayatımızda!
Kendi kendimize çok konuşmuşuzdur.''Keşke bir kaç yıl öncesine dönebilsem,keşke böyle olmasaydı '' diye bir dünya laf yuvarlarız ağzımızda.Bu yazıyı yazdıktan sonrada keşke böyle yazmasaydım diye sözler söylemeyerek işe başlıyorum.Nolur  ısrar etmeyin demiyeceğim!
Neyse ''O''
Keşkelerimi hayatımdan çıkarmak için çok yoğun bir mücadele içinde olduğum ve kararlı  bir dönemde bulunduğum için bu konuyu yazıya aktarmak istedim. ''İyi ki yazıyorum''
Herkese göre eski olabilir ama bana göre yeni bir felsefe edindim. Felsefemin kod adı : '' İyi ki''
Yılların ağız alışkanlığı keşkeler aklıma geldikçe sineksavar gibi '' İyikiler'im devreye girecek bundan sonra, otomatik olarak imha edecek onları :)
Bayram öncesi sıkı bir pazarlığa tutuştum.Pazarlık deyince aklınıza kurbanlık felan gelmesin  :)
Sadece üzerime yük olan kamburumu yani ''keşkelerimi'' satılığa çıkardım bit pazarında.
Yep yeni ''iyikiler'' aldım kendime semt pazarından.Meğer o kadar yakınmış kendime. Artık erinmek yok,kararlı ol! diye nasihatlarla başladım yeni güne. Ve bayramlık niyetine Afilli bir huzur aldım içerime.
Keşkelerimi satılığa çıkardım dediysem de öyle yüksek rakamlara satmadım. Herhangi maddi kazançta sağlayamadım.Satamazdım da zaten! Alıcı bulmak için üzerine para verdim de öyle satabildim.Bu alışveriş sayesinde  manevi kar beklentimi karşıladım o da kısa günün en güzel karıydı zaten. Yılların yükünü bir anda atmak insanı tüy gibi hafif hisettiriyormuş meğerse.
Kim alır benim eskimiş, daraltılmış keşkeleri diye düşünürken meğerse kendini karamsarlıga gömmek isteyen,geçmişte yaşamaya alışmış eski ben gibi,çok sayıda insan varmış piyasada, pazarda!
''İyikilerim''i iyi ki almışım çok güzel yakıştı bana. Siz de size ağır gelen kamburlarınız varsa atıverin artık  üzerinizden. Çekilişsiz kurasız yep yeni ''iyikiler'' inizi vakit kaybetmeden edinin.
Keşke diyerek iç geçirmektense her daim iyi ki diyebilen  mutlu insanlardan olmak dileğiyle.
SEvgiler...

21/11/2009

Nasılsın? ''İyiyim'' ...


     
     Nbr? Nasılsın? Nasıl gidiyor hayat? Keyifler nasıl?  bu gibi sorulara düşünmeden ''iyiyim'' demek bir alışkanlık mı? yoksa refleks olarak verilmiş anlık cevaplarmı. ? İnsan kendini daha iyi hissetmek amacıyla ''iyiyim'' der mi kardeşim. Böyle söyleyince gerçekten iyi mi olunur?. Bu sıralar hal hatır soranlara anlık olarak ''iyiyim'' diyorum. Aslında içimde fırtınalar kopuyor bir bilseler.
  Hepimiz özünde iyiyiz, güzel insanlarız o başka! ama ruh hali olarak degişken yapıdayız,hassasız,duygusalız, kimi zaman ise kırılgan. Bugün iyi yarın kötü olabiliriz. Herşey insanlar için ama keyfin iyi değilse ''tadım yok, kendimi iyi hissetmiyorum'' da diyebilmeli insan. Belki bir arkadaşının, dostunun sana yardımı olur öyle degil mi?
 Biz toplum olarak;kötü yanımızı hep gizler, hep bir  iyi görünme çabası taşırız.
Aç olsak ''tokuz'' Hasta olsak ''iyiyiz'' der. geçeriz. Mağrur gururumuzu hep yanımızda taşırız.

Ruh halimiz çok kötüdür bazen. Ne bir kimseyle konuşacak takatimiz vardır nede uzun uzun anlatacak kelimelere ihtiyacımız olur o an. Ya da kendimizi çok kötü hisediyoruz biriyle paylaşsak biraz rahatlatacaktır bizi. O beklenilen kişi ayağımıza gelmiş ve bize ''Nbr ? Nasılsın? '' diye sorular yöneltmesiyle ağzımızdan ilk çıkan söz ''iyiyim'' dir.Aslında çok iyi biliyoruz  ki o an iyi değiliz!
Bunu duyan kişi iyi olduğuna sevindim, hep böyle iyi ol diye cevabı yapıştırır ardından yalancı gülümsemenize inanarak da gülmek sana yakışıyor diye birkaç afilli laf daha söyler ve geçip gider. İçini acıtan şeyleri anlatıp rahatlayamadın.Zaten sana ağır geliyordu yine  içinde kaldı.
Hadi geçmiş olsun!
Nasılsın şimdi? yine iyimisin ?