05/07/2011

Hocam Başlığı Gençliğin Teknolojiyle İmtahanı Olarak Yazalım!

Lise zamanlarımızda önemli bazı tırsınç dakikalarımız vardı. Misal hocaya abesle iştigal soru sormak adamin suratını hocanın üstün kavrama özelliğine sahip elleriyle işgal etmesi demekti. Hocanın sorduğu soruya oturulan mevkiye göre pencerelere sürülmüş macunlara, duvardaki yarıklara yada sıranın üstüne kazınmış sevgili isimlerine sukut ederek bakmak, ilahi güçten bakılan yerde cevabın belirmesini, böyle içe doğru bi "oku!" mucizesi beklemek, hazin bir sonun habercisiydi keza. O zamanlar hoca dayaklarından sonra velilerin okul yönetimini "hepinizi Hakkariye sürdürceeğğem" diye kendini okul girişindeki demir kapıya zincirleyerek protesto eden hareketlerinin yerini varoş semtlerde "vay eşşolu eşşek demek hocadan dayak yidin!" dayağı, kral dairelerinde ise "çabuk odana murat can cezalısın harçlığından kescem ayrıca ahşama yemek filan yok" cezası olarak ayrı bir ebeveyn fırtınasına çeviren uygulamalar mevcuttu ki tam bir karanlık orta çağı, tam bir höyt deyince susan efendi ögrenci üstünlüğü politeryası hakim ülkede.

Sorsan şimdi bizimkiler hep kendini savunur öyle şeylerde "bizim zamanımızda şu yohtu bu yohtu zart olmazdı zurt için şu yapılırdı" iyi de babacığım yani tarihi kayıtlara bakıyoruz o zamanlar olmayıp bizim zamanımızda olan sadece renkli televizyonlar var, hadi biraz daha ötesinde kumandalı renkli televizyonlar olmuş. O da zaten babam kumandayı gömleğinin cebine koyardı tuşlarının ne işe yaradığını bile anlamazdık. Enteresan gizemli bi aygıttı sadece bizim için. Yani gömlek cebinde muhafaza edilen kumandanın kefareti okulda dayak nedeniyle yenilen 40 dakikalık dayaksa, şimdiki çocukların diri diri gömülmemesi şaşırtıcı bişe değil mi lan?

Benim zamanımda Nintendolarda Mario' ya zıplayınca "basınca zıplıyo lan" diye ağzı açık bakıyordum, onu da zıplatmak için anneme "anneee nooolurr Eren gillere misafirliğe gidek nooluur" diye yalvarıyordum. Teknolojiye en sık ulaştığım zamanlarım Eren' in ayağını kırmasına binayen her gün gittiğim "Eren' in evde canı çoh sıhılıyo şu kepçe arhadaşı gelsin biraz oynasınlar" zamanıdır ki o zamanlar da hep Eren Mario oluyodu ben Luigi. Bütün kutuları kırıp bana pis pis gerizekalı muamelesi yapan Eren'e tahammül etmişim, onun bile bi bedeli vardı demek istiyorum.

Olay bilgiye çabuk ulaşıyorduk ise, nerde üstadım? Hoca ödev verir gider halk kütüphanesine sabah girersin akşama kadar içi kurtlanmış kitaplardan yazar durursun. Hadi kitaplar eski zamandakilerden yeni diyecem de kapağında "mektebimin can-u alisi talebem Füsun Takar' a armağandır Tarih: 13.09.1943" yani kitabı yazan da, satan da, hediye eden de, hediyeyi alan da şu an rahmetli. Ölmüşlerine rahmet olsun diye çocukları halk eğitime bahşetmiş kitabı bu mudur imkan?

Şimdi ben de "bah şimdi ki çocuhların her şeyi var" bıdı bıdısı yapıp yeni neslin körpe beyinlerine taş atmak istemem de arkadaş 13 yaşındaki çocuk wikiliksin ülkeler arası gizli yazışmalarını 0,22 saniye içinde buluyor.

/süre googleda an içinde arama yapılarak bulunmuştur./

Ama buluyor mu? Yok! Okuyor mu? Yok! hayatı boyunca 2 tane kitap okumamış genç dimahlar çakma cümlelerden kendilerine feysbuk iletisi yapıyor. Geçen üniversite hocası konuşuyor "ödev verdim web sayfasını olduğu gibi getirmiş, worde bile atma gereği duymamış" diye yakınıyor peki dayak? Yok! dayak atılsın uğraşında değilim, biz neden dayak yedik onu soruyorum! Üniversite gençlerinin dinamizim kaynağını sosyal olanlar; çektirdikleri resimleri feysbukta paylaşanlar, evde mal mal oturanları ise bütün gün onları beğenenler, paylaşanlar oluşturuyor. Feysbuk hesabının donduğunu öğrenince tansiyonu düşen, bunalıma girip hayata küsen gençler, teknolojinin kendisine muhtaç ettiği, yönettiği insanlar ve ellerini ovuşturan zafer içindeki katipalizm. Böyle bir toplumda cehalet vazgeçilmez bir hıyarlıktır ki böyle bir hıyarizimden hiç bi cacık olmaz afedersiniz.

Dindar geçineni dinini bilmez, 5 şartı deyince şeyy "Allahh, Peygamberr, Melekkk, bidee ha şey oruç, oruç" diye sana bakar, kafasına eseni cennete gönderir esmeyeni cehennemde yakar, Tarihçisi "kardeşim ben tarih ohuyom benden iyi mi bilceksiniz Kanuni, Yavuz'un babası!" entelizmi yaratır. Fizikçisi "kuantum böyle şey gibi enteresan bişe" diye şaşırtır vb.vs. Böyle zengin bilgi kaynağı ortamında bilgisiz yetişen gençlerden internet kafelerde kantır, knight gibi çoklu oyunlar oynarken "beni bırahmayın lağğnn sıhın sıhın gafalarına sıghın!" dayanışması olur başka da bi bok olmaz.

Peki benden bi bok oldu mu? Olmadı. Ama diyebilir miyiz ki bunun Marioyu zıplatmakla alakası var diyemeyiz.O zaman dağılalım..... 

11/05/2011

MİM DEDİĞİN NEDİR GÜLÜM ?


Evveett sıra geldi yazmaya...
Kısa aralıklarla gidip gelmelerime alıştı artık beni tanıyan güzel insanlar.Artık gitmelerimi kimse umursamıyor, yadırgamıyorlar. Biliyorlar ki Sözün Özü ;kürkçü dükkanına kısa zaman sonra dönecek :)) 
Zaten benim de gitme gibi bir niyetim hiçbir zaman olmadı olmaz da. Biz yazmaya alışmış insanlar bi fırsatını bulur yine yazarız vesselam.

      Bazen ister istemez tenhalaşıyor insan.Canım bişey yapmak istemiyor, yada yoğun oluyorum,yorgun oluyorum vss derken blog yazmaktan kısa bir süre uzak kalabiliyorum. Ama blog okumaktan asla geri kalmıyorum. Yazamasamda blogları mutlaka takip ediyorum.Kısacası  canım blog yazmakla yazmamak arasında gidip geldiği içindir işte bütün bu meselem. (ortada bi mesele de yok hea lafı uzatıyorum )

    Bu yazımda ''blog yazarlığı'' hakkında ki  düşüncelerimi sizlerle paylaşmak, ve kendi blog sayfam hakkında da bir kaç sır vermek istiyorum sizlere. Amacım ;  konuşmak, biraz da dertleşmek sizlerle;  Bakalım sizler de benimle aynı fikirdemisiniz ?  ama öncesinde , epeydir aklımda olan bir fikri , dün bana vermiş olduğu MİM'le zihnimde canlandıran             '' Gelibolu17 '' (yani teyzeme ) çok teşekkür ediyorum. Bir çok kişiyle birlikte beni de mimlemiş olmasının nedeni  şu soruydu :

1 ) "Blog açma hikayeniz" nedir ? 
2)  "Blog adınız.... Neden bu ismi seçtiniz ve hikayesi nedir?"

      En baştan belirteyim ki bu yazı biraz  uzun olacak.Yok ben duymadım ,okumadım demeyin sonra bahane kabul etmem ona göre! Benden uyarması sizi :) Zaten epeydir yazmıyorum kelime dağırcığım dolmuş taşmış hırsımı sizden almim :)) evet sıkılacaksanız şayet ? Şu an bu satırda okumayı bırakınız ! 
Madem şu an bu cümleyi okuyorsunuz tamamını da okuyacağınız anlamına geliyor sabrınız için teşekkürler şimdiden :))


Blog geçmişim çok uzun yıllara dayanmıyor 1,5 yıldır blog yazıyorum. Çok sayıda ödül ve bi dünya mim aldım. Aslında bir çoğuda gereksizdir bu mimlerin açıkçası :)  Yani çoğuna itibar etmedim bi iki mim'e cevap yazacaktım ki zamanım olmadı derken ilk defa bir mim'i cevaplıyorum anlayacağınız .
Bu mim ne lan! Açılımı ne ? Hangi ülke menşeli, kim niye çıkarmışş :))) İlk başta ismi  kulağa hoş geliyor ama sürekli mim ,mimm, mimmm ... diyince sinek vızıldaması gibi oluyor bi süree sonra. ( bakın deniyin çok sinir bozucu bişeyy ,ıghhh ! aynı 118 ... bilmem kaçın  reklamları gibi )

Mim'i veren zat-ı  muhterem sevgili teyzem'e bu mim' i napcam şimdi,  nerde cevaplıcam diye bloguna yorum yazarak sordum ama sadece kendi blogumda yayınlamam gerktiğini söyledi . Başka da bişey demedi. Ben sana verdim nasıl olsa,  sende başının çaresine bak der gibiydi :))   (kızma teyze hea, şaka yapıyorum )

Bende kendi üslubumla cevaplarım canımm nolcak yanii...


   Neyse uzatmıyorum artık,  sevgili '' Gelibolu17'' teyzemin sorularını şu MİM'ine istinaden cevaplıyorum (bakınız ; şekil a : http://gelibolu17.blogspot.com/2011/05/mim-diyorumneden-diyorum.html  )


1- "Blog açma hikayeniz" nedir ?  


         Blog açma hikayem yaklaşık  1,5 sene öncesine dayanır. Yazmayı çok seven bir insanım, öğrenim hayatım boyunca  edebiyat dersinden , kompozisyon sınavlarından aldığım notlar sayesinde yırtmış biriyim.Çokta ekmek yedim millete ücret karşılığı kompozisyon yazıları yazarak :) Edebiyat öğretmenim mutlaka senin yazman lazım derdi. Okul dergisinde yazmam gerektiğini ısrarla söyledi ama bilmiyordu ki bizim okulda okul dergisi ,yoktu hiç t olmamıştı :)))  öyle kaldı işte.Hevesim kursağımda kalarak nice dönemler geçti . 

      Neyse yazmayı çok seviyorum, Her zaman , her koşulda cebimde not defteri ve bir kalem bulundururum. Günlük koşuşturmaca içerisinde bile aklıma gelen güzel cümleleri not alıp geçmiş zamanda onu konu başlığı yapıp çok blog yazmışlıgım vardır. Evet farkındayım  asıl soru bu değil biliyorum ama ben biraz detaycı bir insanım :)) Bir şeyin nasıl başladığını bilmeden bir kişinin blog yazarlığını sorgulamak saçma olur diye düşünüyorum.  Sorunun cevabı şu ki. benim aklımda blog diye bişey yoktu. Kişisel bir bir web sitem olsun diye çalışmalar yaparken çok sekteye uğradı yazma eylemim. Yazdıklarım bi kenarda halen bekler çoğunu yayınlamadım erindiğimden :)) 

        Hazır gerçekten bir çok yazım.  Hatta ben inanın blog sayfasının ne olduğunu dahi tam olarak bilmiyordum. O kadar cahildim bu konulara yani. Cebimde ki not defteri yazmak için ilk başlarda bana yetiyordu oysa. Bir gün yakın dostum '' lannn gangaaa baksana bi.  Bir blog adresi almışım. Hemde istediğim isimde buldumm oooo süper oldu. Bundan sonra odu poku yazcam oraya  sen de ordan  takip et beni dedi. Lan olum şurda karşılıklı konuşuyoruz, karşılıklı çay keyfi yapıyoruz yetmez mi sana ? Hem yüz yüze anlatacaklarınla sanal ortamda anlatacağın şeyler aynı kefeye koyulur mu dedim.  Sende aç dedi durdu. Açmazsan bile beni takip ett dedi. 

  Bi süre açmadım onu takip ettim. Ne o bişey yazıyordu bloguna nede millet ona cevap yazıyordu. Bir gün yine bu kısır döngülerde gezinirken arkadaşım gittim birsürü yorum yazdım paylaşımlarına çok hoşuna gitti. O meşhur '' adsız '' adlı  yorum yazan kişiyi merak edip durdu1 hafta .  Sonra hevesini kırmadan söyledim gerçeği ona. Haftalar geçtikten sonra blog için nereye kayıt oluyoruz ikematkah,resim istiyorlar mı ? bürokratik işlemleri uzun mu bunun diye sordum. yok kolay dedi tarif etti. 

Akşam gittim ismime bir tane açtım blog. (bu blog değil tabi) Yazdım durdum bi iki gün. Sonra  bi yazıma yorum geldi, derken  2 kişi izlemeye aldı beni. Ama halen ben nasıl izleneceğimi bilmiyordum o insanları. Sonra 3 izleyicim olunca ve 3 kişiden sürekli yorum gelince lan dedim nerden buldular beni. Ciddi ciddi okuyorlar beni.Takip ediyorlar, begeniyorlar da , iyi dedim bea sevdim bu blog işini. , bi o üç kişiden birinin 300'e yakın izleyicisi vardı. Yani benim 100 katım. Bende neyin nolduğunu tam bilmiyorum ya. Vayy bea dedim 300 kişi onu izliyor ama o gelmiş bana yorum yapıyor. Yazılarımı beğeniyor dedim. Bi şımardım ayıptır söylemesi :))) O gün blog olayı kafamda cukkk diye bir ses eşliğinde oturdu zihnime :))

    Başladım yazmaya verdim çoşkuyu verdim çoşkuyu  :))   3 hafta sonra sıkıldım! Yanlış anlamayın yazmaktan degil blog isminden,blogun amacından,gidişatından vss. Bi süre yazmadım , yazma eylemimi gerçekleştirebilecegim, gelen tepkileri sıcağı sıcağına somut olarak görebilecegim bir ortamı arkadaşım sayesinde keşfettim. Sağolsun,ksik olmasın. Haftalardan sonra; 1,5 yıl önce (2009 eylül sonunda) http://heristebirhayirvardir.blogspot.com/  isimli  bu blogumu  açmaya karar verdim, ve kısa süre sonra açtım. Hiçbir zaman da kendi iradem dahilinde bu blogu  kapatmayacağıma veya  yazdığım yazıları silmeyeceğime dair , yürürlükte olan  kendime dair bir sözüm vardır.
Bi insan blogunu neden kapatır, ona karşı harcadığı emegi,sevgiyi ve zamanı neden ani bir karar sonucunda bir enter tuşuna basarak yok eder halen anlamış değilim.
Offf 1. sorunun cevabı bayağı uzamışşş geçiyorum 2'ye biraz da orda laflıyalım :))
 


2) "Blog adınız ? .... Neden bu ismi seçtiniz ve hikayesi nedir?"


       Teyzem  ve özellikle bir kaç arkadaşım özellikle bu sorunun cevabını bekliyor biliyorum.Siz de çok meraklısınız bea canım yaa :)))

 Yukarıda anlatıklarımla ilintilidir aslında isim seçimim.  ilk açtığım blog kendi ismim ve soyadımı kapsıyordu iyiydi güzeldi ismi, belki tekrar bulmak çok zordur aynı ismi. ama ben kısa sürede  sıkıldım blogun yapısından,tarzından. Çünkü çok kişiseldi. Ne kadar yazmak istesemde kalemin mürekkebi bir türlü damlamıyordu sayfaya. Bunu hissetiğim an, daha yeni başlamış olmamın rahatlığı ile  orda paylaştıgım 10'a yakın yazıyı ve blogu sildim. İşte bu yüzden 2.bir blog  silmeyeceğim. O blogu sildiğim dönemlerde şu ömrü hayatımın en kötü dönemlerini geçiriyordum. o kadar kötü bir dönemdi ki ; tekrar düşünmek bile istemiyorum. depresyondaydım,başıma bin bir türlü işler gelmişti. Dostum bana sırlarını, dertlerini anlatırdo o dönemde,  ben  '' sabret biraz daha kardeşim, hayırlısı olsun az daha bekle, olum bak her işte bir hayır var göreceksin '' gibi benzer cümlelerle bitirirdik sohbetin sonunu. Bir gün bana dedi ki ; sana da ne söylesem hep her işte bir hayır vardır / her şeyde hayır var ,  diyorsun. Olmuyor olum nerde bu hayır , ben niye göremiyorum. inancım sonsuz ama hep hayırlısı diyorum bu kezde hiçbirşey olmuyor. nolcak bizim bu halimiz lan !   Az da benim istedigim olsun '' der dururdu. Günler günleri kovaladı onun basit
 sorunları en hayırlı bir şekilde sonuçlandı. Hep berber mutlu olduk güldük geçtik olayların ardından. Derken bi zaman sonra başıma öyle olaylar geldi ki ama hep üst üstee! İnanın aklınıza gelebilecek envai çeşit sıkıntılar çektim, büyük acılar yaşadım.

 Bir gün nefes alamadığı hissettim. Dertlerim artık beni aşıyordu. Tahammül sınırlarımı aşmıştı çoktan ama Cenab-ı Allah kimseye taşıyamayacağı yükü vermez biliyordum sabır çekip duruyordum. O bana dert yanan arkadaşıma anlattım sıkıntımın sadece yüzde 50 sini, işin içinden çıkamadı ve bana kardeşim sen bana diyordun ya ; Bunlar da geçicek,sabret biraz,hakkımızda hayırlısı olsun,  zaten sen de biliyorsun ki '' her işte bir hayır mutlaka vardır'' insanlar için  dedi.
İşte o an garip bir şekilde ikimiz tarafında da tekrarlanan bu süpriz cümle ile  tekrar nefes almaya başladığımı  hissettim. O gün bugündür çook ama çokk iyiyim.  Ben de o günleri unutmamak adına, her günümde bana umud aşılasın diye ve her işimin gücümün hakkımda hayırlısını olmasını istediğim için bloguma bu ismi layık gördüm. İyi ki de yapmışım pişman değilim :)) hea dez avantajı yok mu?  Var tabi , çok uzun elle yazması zor oluyor :) ama olsun ben onu her haliyle seviyorum :))
  
    Bana bu açıklamaları yapma fırsatı veren '' Gelibolu17 '' ye teşekkürlerimi sunar mim olayını burda sona erdiriyorum.Ben kimseyi mim'lemicem o kadar ismi tek tek bulacak buraya yazıcak zamanım yok şuan. Kimseyi uğraştırmak da istemem :)) ama benim blogumu izleyen duyarlı dostlarım kendi blog isimlerinin anlamlarını yorum kısmına yazarsa şayet hep birlikte öğrenmiş oluruz hikayelerini.


Aklıma gelipte yazamadığım bir kaç nokta daha kaldı ama onlarıda artık bir sonra ki yazımda yazayım çünkü bir post için fazla bir yazı oldu şu an bu.  Bir sonraki yazımda bloglar için püf noktalar,izleyici artırma yöntemleri,blogspotun akıbeti,blog dostluğunun gerçek hayata yansıması gibi bir çok süpriz konuları sizlerle paylaşmak isterim. neyse şimdilik benden bu kadar.
SEvgiler ...


02/05/2011

Yokluğunda bir kuş sütü eksik ...


Öperek uyandırdım bu sabah ayrılığı... 
Fırından yeni çıkan bekleyişler satın aldım... 
Kırmızı mavi ekoseli yalnızlığımı serdim masaya... 
Manzaraysa ayrılığa sıfır! işte her şey hazır..
 
Acılarımla iki lafın belini kırdık...
 
Yokluğunda bir kuş sütü eksik..
 
Yalnızlığım ve ben; 
Seni çok bekledik !... 
Cemal Süreya
            
 
  - - - - - - - - - - - - - - - -  - - - - - - - - -  - - - - - - - - -  -  - - - - - - - - - -

Nefes Nefese 

Bir sağanak ertesine rastlasın

Bana gelişin,
Silinmişken tüm izleri geçmişin...

Yılgın bir mülteci gibi düş kollarıma
Utanma,
Varsın eksik olsun hikayen,
Pencerem açık yalanlara
Gün seninle aysın,
Konuş,
Hiç susma...

Öyle bir gecede gel ki,
Tersten essin rüzgar
Güle ağlaya,
Yana yakıla,
Usturupsuzca
Ölelim azar azar...

İstisna bir yara gibi kal bende
Hayra yorulan düşlerim ol,
Böl gecemi,
Destursuz gir mabedime
Şifa niyetine dokun yüzüme...

Olsun,
Bam telime bas,
Korkma,
Kuralları boz!

Mermiden kaçar gibi,
Gökleri açar gibi,
Boşluğa uçar gibi gel...

Ömrü kuşatır gibi
Aşkı yaşatır gibi
Kendinden geçer gibi gel...

Gel be,
Gel işte!
Küfrüm tövbeme karışsın,
Aklım fikrime
Öyle bir gel ki bana;
Nefes nefese...





Şafak Yolcu


19/04/2011

hep aynı şeyler işte ...



Nasılsın nasıl gitti?
Alıştın mı sen de?
Rahat mısın artık İstanbul’a?
Evlenmişsin, nasıl oldu?
Bulabildin mi sonunda?
Hep anlattığın o meşhur huzuru.

İyiyim ben
Hep aynı şeyler işte
Uyku hapları
Yalan dolan gülümsemeler

İyiyim ben
Hem sen tanırsın beni
Ne yapsam ne söylesem
O geç kalmışlık hissi
Son defa görsem seni
Kaybolsam yüzünde
Son defa yenilsem sana
Hiç anlamasan da
Son defa benim olsan
Uyansam yanında.

İnan pek yeni bir şey yok.
Biraz yaşlandım tabi
Seyrekleşti biraz saçlarım
Bir bitmeyen gece bıraktın
Ve üç nokta düşürdün
Belli etmedim ben pek, tenhalaştım ...


Emre Aydın  -  Son Defa

13/04/2011

Bugün Bir Başka Seviyorum Seni ...


















Bir türlü gelmek bilmeyen yazı  seviyorum, soğuklara inat ,
Özlemeyi seviyorum,hasrete inat,
Sevmeyi seviyorum ,sevmeyene  inat,
Yaşamı seviyorum ölüme inat,
Zamanı seviyorum, hoyratça akıp gitmesine inat,
Yağmuru seviyorum ,çamura ve ıslanmaya inat,

Bu sabah bir başka seviyorum herşeyi ...

kuşlara yem vermesini seviyorum,üstüme pislemelerine inat,
Bitkileri seviyorum , dikenlerinin batmasına inat,
Sevgimi, açıkça göstermeyi, hiç çekinmeden karşımdakine söylemeyi seviyorum,
Kötüye kullanmalarına  inat,
Fakiri seviyorum , zengine inat,
Doğruyu seviyorum,dürüst olmayana inat
Beklemeyi seviyorum,gelmeyene inat
Aşkı seviyorum, bulamama inat,
Herşeye rağmen seviyorum lann seni !
İnatçıyım işte huyum kurusun, Bugün bir başka seviyorum seni ...




 

28/03/2011

Uçurumun Kenarındayım Hızır



Uçurumun kenarındayım Hızır
Bir dilber kal'asının burcunda
Muhteşem belaya nazır
Topuklarım boşluğun avucunda
Koca yâr adım çağırır
Kaldım parmaklarımın ucunda
Bir gamzelik rüzgar yetecek
Ha itti beni ha itecek ...
 

Uçurumun kenarındayım Hızır
Civan hazır
Divan hazır
Ferman hazır
Kurban hazır
Güzelliğin zülme çaldığı sınır
Uçurumun kenarındayım Hızır ...
 

Ben fakir
En hakir
Bin taksir ...
 

Ateşten
Kalleşten
Mızrakla gürzdan
Dabbet-ül arz dan
Yedi düvelden
Korku nedir bilmeyen ben
Tir tir titriyorum senden
...


Şiir: "Gülce"-Ömer Lütfi Mete

20/03/2011

Yürüyen merdivenlerde ki yürüyen insanlar


                                       
                                      '' Yürüyen merdivenlerde ki yürüyen insanlar ''

           Evet konumuz bu şaşırdınız mı ? Şaşırmayın gündelik hayatın içinde sürekli yaptığımız bi eylem bu , öyle değil mi?  İlk başta bende yadırgıyordum bu insanları ama malesef bende onlara dahil oldum.

Ne zaman bi yerde yürüyen bir merdiven görsem; hemen sol şeridi kapatıp koşar adım yürümek istiyorum. Hafta içi işe geç kalmanın verdiği teleşla kazanmış olduğum bu vahim alışkanlığı malesef hafta sonu izinli  günümde alışveriş merkezinde de istem dışı uygulamaya kalktım! Galiba ben hiçbir zaman normal insanlar gibi olamayacağım :))


           İsviçre'li bilim adamları araştıracak konu bulamayınca teklifim üzerine bu konuya da eğildiler sağ olsunlar, Ülkelerinde manoton geçen gündelik hayattan sıkıldıklarını söyleyerek yürüyen merdiven de  yürüyen insanları görmek için ülkemize bir heyet göndermişler eksik olmasınlar :))

Hazırlamış oldukları raporda ; bu tip insanların aslında üşengeç insanlar olduklarını tespit etmişler. Demelerine göre  şöyle ki ; '' Bu insan türü sabah çalan alarmını sürekli erken saate kurmalarına rağmen bir türlü istedikleri saatte kalkamayıp uykuya yenilen insanlardır.
Beş dakika daha uyuyayım diye yapmadıkları rezilllik yoktur. Ve sıcak yataklarından kalktıktan sonra asla evde kahvaltı yapmaz apart topar hazırlanır bu insanlar. Yolda aldığı aparatif gıdaları (poğça,simit vss) yi fazla tükketiklerinden dolayı , bünyelerine almış oldukları karbonhidratları bi yerlerinin zorundan mecburen kinetik enerjiye geçirdikleri tespit edilmiş olup , bu insanların her sabah  kendilerine söz verdiklerini fakat amacına o an için ulaştıktan sonra verilen sözleri çabucak unuttukları tespit edilerek kayıtlara alınmıştır. Hazırladıkları raporda ;  malesef 100 Türk Vatandaşından en az 10'unun bu dertten muzdarip olduğu saptanmıştır'' demişler.

       Ayrıca  son dakkika haberlerime göre yürüyen medivenlerin artık yeteri kadar hızlı yürümediğinden şikayet eden bu insanlar için ; ulaşım hizmetlerinde ve avm'lerde levellerini kendilerinin ayarlayabileceği özel makinaların siparişlerinin  bir uzak doğu firmasına verildiğini söyleyerek bir göz aydınlığı vermek istiyorum yürüyen merdivende yürüyen kadim dostlarıma.

Olimpiyat daire başkanlığının almış olduğu karar neticesinde,   diğer olimpiyatlarda başlamak üzere yürüyen merdivende yürüme müsabakalarını çeşitlendirerek olimpiyatlara renk katmak istemektedir. bu yarışma için ülkemize ayrıca bir telif hakkı sunulacakmış. 

Olimpiyat komitesi bu müsabakanın yarış şeklinde düzenlenmesini istemiş .
Bu dalın geliştirilmesi için Türk vatandaşlarından büyük destek beklediklerini açıklamışlardır. Metro istasyonlarında ki vatandaşlarımız ise '' maden böyle bir şey yapılacak ,  illaki çift yönlü merdiven isteriz diyerek, iniş çıkış ve engelli parkurlarıyla ,kapsamlı olarak bu dalın namımıza yaraşır şekilde yapılmasını istediklerini belirterek, bu konu da her türlü yardıma hazır olduğunu sözlerine eklemişler''dir.
Yakında iş ilanlarında şöyle bir yazı görebilirsiniz;

      Yürüyen merdivenlerde  hızına güvenen, metro istasyonlarında yoğun iş saatlerinde,kalabalıktan tereyağından kıl çeker gibi hızla çıkacak elemanlar aranıyor. .SSK + yemek, maaş dolgundur''  diye ilan görürseniz de hiç şaşırmayın heaa! 
Benden söylemesi  :)))

09/03/2011

Kabakulaksal Sinerji!

Merhaba blog. Sana şimdi hemen kaynaşıp sanki babamın bloğuymuş gibi sesleniyorum ama seni zaten bir yıldır dikizliyordum. Bu samimiyetin nedeni bende yatılı ukalalık değil, mazideki tanışmışlıktır. O yüzden bana daha ilk intibada sinir olmamanı temenni ederim.

Öncelerden beri zevkle takip ettiğim bu blog, yaptığı güzel nükteli, edebi çalışmalarıyla “adam olsaydım da ben de şöyle şeyler yazsaydım” düşüncelerine boğmuştur. Ama ilk tanıştığımız günlere bakacak olursak, içli tartışmalar beni 1 yıl önce burasıyla ilgili platonik bir kavgaya götürmüştür. Kendi blog sayfama daha selam vermeden şak diye bu blogda ne yazılmış diye merak etmemi aslında acınası bir bloğa yaptığım kıyak olarak görüyordum ve bu da beni bildiğiniz ezik yapıyordu. Kıskandığım şeyleri zaten zart diye söyleyebilecek bir adam olsaydım bugün Saba Tümer’ in oturduğu koltukta ben oturuyor olurdum.

Sahip olamadığımız ve sahip olmak istediğimiz metalara hiçbir zaman sahip olamayacağımızın anlaşılmasıyla başlayan bu kavgaya ben kendimce “adam gibi adamım”diye bakıyorken, atalarımız kedi ve uzanamadığı ciğer olarak değerlendirmiş. Aslında ben kedi gözüyle aynı şeyi söylüyorum. Bu noktada ciğere bakan minnoştan hiçbir farkım yok sonucuna kısadan ulaşabiliriz. Ancak bana özgü olmayan, insanların toplayıcılık taşıyıcılık devrinden beri süregelen bir alışkanlığı, değer veren insanları sevmek konseptini yürekten taşıyorum ve bu satırları bana ayırdığı için sözün özü arkadaşımıza teşekkür ediyorum.

Elbette böyle bir blogda kelimelerimin cümleler haline gelmesi büyük bir korku yaratıyor benim tarafımda. Zira ben usturupsuzluğumla nam salmış, birçok ilim bloğunda kara listelerde adı yazılı bir adamım. Bu gerçekten benim için büyük bir sorumluluk ve bu sorumluluğu yerine getirmeye çalışacağım. Bu bilincin ilk ürünü de bir önceki cümlede “çalışcam” yazdıktan sonra silip “çalışacağım” olarak değiştirerek oldu. Az sonra yazıyı yayınlamadan önce “ulan ne güzel argosuz küfürsüz bi merhaba” oldu diyene kadar sadeleştirmelerimi yapacağım. Öz eleştiri olarak “ulan o kadar sansür yaptık iki kere ulan kelimesi geçti kulaklarına tüküreyim bak bide küfrettim kafana edeyim kabakulak!” diye kendimi ehilleştirmeye çalışacağım. Neyse kapayalım bu bahsi eheühe, öhöm.

Yazarken çok eğleneceğim bir yerde okuyorsunuz bu yazıyı. Uzun oldu ama kısaca hepinize bir merhaba demek istedim.

08/03/2011

Kendiyle barışık cümleler



Karla karışık ama 
kendiyle barışık 
bir havası vardır düşüncelerin.
 İçini ısıtan bir tebessüme gebedir 
aslında tüm hayallerin ...