14/10/2011

Çorabını Değiştirmeye Mecali Olmayan Adamın Neyine Dünyayı Değiştirmek!

İnsanların tarihe nam salması ne derece müthiş bir olaydır ve bu işi kısa zamanda becerebilenler naçizane benim nazarımda "dahi" grubunda toplanır. 35 yaşında göçmüş, aynı dünyada aynı oksijeni tattığımız Mozart'ı tek bir eserini bilmese de nenelerimiz bile tanır. Yine merhum orta yaş delikanlılarından Steve Jobs şu satırları yazmamızın, okumamızın mimarlarındandır. Diyebiliriz ki Mozart'tan farkı nenelerimizin tanımaması olabilir, ancak dünyamızı siyah kazağı, mavi pantolonu ve yarım bir elma ile değiştirmek onu kahraman bir dahi yapar ve yapmıştır da. Bu mevzu çok makro ve seçici bir mesele olması yanında mikro ortamlarda da benzerlerini yaşarız. Makro dedik mikro dedik kafaya hafif anasonu verdik geçelim mevzuya.

Benim bloğumu açmam babamın öldüğü güne dayanır. Normal değildir. Babası ölen insan ağlar, perişan olur bacım gibi gider 3 gün yemek yemez. Rengi portakal sarısının az açığına çalıncaya kadar, ruhiyet-i hali kulak memesi kıvamına gelinceye kadar bunalım yaşar, sonra girdiği o karanlık dünyadan ruhi bir güçlenme, keskin bıçaklar gibi boktan gidişata göğüs gerecek kadar cesaretle çıkar. Oturup blog açıp yazı yazmaz, ilk yazımız kanatlanmış olsa da, sonraki yazılarımızda sık sık babamdan bahsetmişliğim, ağzından yazmışlığım, onu yaşıyor görmüşlüğüm vardır. Bu da benim bunalımım olabilir ve o karanlıktan çıkışımın yazısı da bu olabilir bittabi.

Babamın gençlik ideallerinin ufacığını fotoğraflar anlatırdı. Faşist diye atıldığı 2 üniversite, yüksek öğretim men cezası  ve 25 sene sonra aldığı af sonrası 3. üniversitesini kazanması dışında kendisinin neler yaşadığının çok büyük kısmını "yakinlerden ölen insanlar arkasından anlatılan anılar" serisinden öğrendim. Anladığım kadarıyla bizim peder kendini tam bir "mal" gösterebilecek kadar dahiymiş. Hayatının hatası için üzülerek annemle evliliğini işaret edeceğim. Bakın annemi kötülemiyorum, kötülemem de. Ancak insanların "birbirine denk olma" durumu faşist babam için kendisine bir zeval gelmesinden korkan aile eşrafı tarafından "görücü usulü" bombasıyla havaya uçurulmuş. Bilmem kaç bin kitap okumuş bir insanın Ömer Seyfettin'i tanımayan biriyle evlenmesi çocukluğunu eve muhkem bir durum olmadıkça gelmeyen babasını görmeden geçiren bir nesile teslim eder ki mevzu bahis neslin azımsanmayacak kadar çok olduğunu düşünürsek, toplumun kolonlarından "aile" yapısının alt üst olmasında yegane sebebinin birbirlerini her müsait mekan ve zamanda düdükleyenleri konu alan berdüş dizilerin olmadığını görürüz. Hayata bakış açıları benzer, birbirlerini anlayan, dinleyen ailelerde 15 sene kocası öksüren bir eş, kocasına üst kat komşusunun aldığı son model çamaşır makinesini değil, göğüs hastalıkları hastanesini gösterir. Kader tarafından baktığımızda vadenin geldiği günü değiştirmeyecek bile olsa, daha sağlıklı ve geleceğini gören evlatların yetişmesine vesile olabileceğini ve kader mekanizmasının bu varsayıma karşı çıkmayacağı görüşündeyim ki bu da bir varsayım.

Babam gibi bir adam olmak isterdim, onun yetiştirdiği gibi kendimi yetiştirmek ve hatalarını kendime ders ederek dünyayı değiştirebilecek bir insan olabilirdim. Ancak dünyaya "tavuk-yumurta-civciv" paradoksuna benzer çakma paradokslar yaratmak dışında esaslı bir katkım, hiç değilse inşası süren bir yapıya koyduğum tek bir taş olmadı. 

Bir ton işle uğraşınız varsa aslında hiçbiriyle uğraşmıyorsunuz demektir. Aslı şu olmalıdır; Bir ensturman mı çalacaksın o zaman onu çal herkes dinlesin, inşaat mühendisi mi olacaksın o zaman öyle bir bina yap ki hamile kadınların canı kireç çektiğinde duvarlarını yalamaya kıyamasınlar, şarkıcı mı olacaksın o zaman onu öyle bir söyle ki seni dinleyen kendisini jiletlemekle yetinmesin yanındakini de jiletlesin, yazı mı yazacaksın, o zaman yaz Ahmet Hakan bile okusun, iç geçirsin. Yaptığın işte en iyi olduktan sonra kendini beğenmek en meşru hak olur; kendini beğen, arkandan siktir çekilsin, Meyve ver taşlan düşen elmanın da yarısını ısır "benim yarım elmamı yiyin taam mı!" diye de atarın olsun. İnsanlar sırf sevmesi için mütevazilik göstermek sanal bir sevgi yaratır, insanın sevilmesi için yapması gereken ilk iş kendini sevmesi ve kendine güvenmesi olmalıdır. 

Ben hayatımda tuttuğum hiçbir işi aslında yapamamış bir adamım. Şu yazıyı yazıyorum mesela her kelime bir öncekinin gayri meşru çocuğu. Cümleler piç haliyle. Bırak yazı dediğini Ahmet Hakan yazsın, sen becerebildiğine git dedim sürüce kez, mamafih piç cümleler kurmayı bırakmayı bile başaramadım. Her küfür ettiğim imkan ve şeraitten affımı dilerim. Aynı hayatı sürdüğüm hatta daha kötüsünde olup dünyaya parmak atan arkadaşlarım var benim, bu da mikro ölçekte onları "dahi" pek tabi beni "mal" yapar. 

*Steve Jobs yaşarken kıymeti bilinen ender adamlardandı kendisine rahmet diliyorum, ancak mezarına neden herkes ısırdığı elmayı bırakıyor anlamış değilim, acaba yarım elmayla onu mu demek istedi?
*Mozart dedim ama ben Beethoven hayranıyım özellikle de 9. senfoniyi yazan ellerini, duymayan kulaklarını yiğerim ben onun!
*Babamı artık sadece özlemiyorum. Özlemek, onun için çalışmak kadar insanı hayırlı evlat yapmıyor.
*Bu satırlarla dörttür Ahmet Hakan lafzı kullandım. Okumadığını bildiğimden rahatça atıp tutuyorum bu da Ahmet Hakan'ın bu satırları okumamasının güzel yönü.
*Kocakulaklı bir maldan ayrıntılı nameler dinlediniz, saygılar.

10/10/2011

BLOGSPOT.COM - İÇİMDEKİ BLOGGER ...


          Blogspotun geçici olarak da olsa kapatılması,  galiba bende çok derin bir iz bıraktı. Bugünlerde daha iyi anlıyorum. Kumanda paneline ulaşıncaya kadar içimde ki heyecan hep panelin açılırken birden yavaşlamasıyla, gittim bak tekrar gidecem dermiş gibi bana bakmasını hazmedemiyorum.

         Herhalde , artık bu yüzden dört elle sarılamıyorum Blogspot'a. Yarın birşey olacak da tekrar kapatacaklarmış gibi bir his hasıl oluyor sürekli bende. Bu nedenledir ki, daha yazınsal değeri yüksek yazılar yazmaya çalışmak bazen bir zaman kaybıymış gibi hisediyorum.

Aslında kendim için yazıyorum. Kimseye verilecek hesabım yok çok şükür ! Lakin  artık bir şeyler eksikmiş gibi bir tat gelmeye başladı yüreğime. İşte bu nedenle blog yazmaya son veriyorum diye bir cümle kullanmayacağım. Böyle birşey hiç aklımdan geçmedi. İnşallah bundan sonrada geçmez,  zihnimin  bile en ucra köşesinden.

Sanırsam , ben bu yazıyı  rahatlamak için yazdım. Ya da bu konuda siz ne düşünüyorsunuz diye merak ederek yazdım. Tabi ki bu konuyu daha önce tekrar tekrar masaya yatırdık ama üzerinden zaman geçmesine rağmen yine de böyle bir düşünceye benim gibi kapılıyor musunuz?  Sadece bunu bilmek ve sizden duymak istedim.

Tabi ki ilk blog yazmaya başladığımız hevesi,acemiliğin getirdiği tadı, keşfetme arzusunu haliyle kaybettik bununda etkisi var bunda biliyorum . Zaman geçiyor biz istesekte ,  istemesekte ...

Ama birşeyler sırf bu belirttiğim sebebten dolayı, yazma şevkimi sekteye uğratıyor. Bir ben miyim bunu yaşıyan? yoksa ben panik atak felan mı oluyorum :))
 Nerde eski bayramlar diyen büyüklerimiz  gibi oldum dime . Nerde eski Blogspotlar ...





Not:  SEvgili dostlarım,  bundan sonra blog sayfamda ,  bir veya iki günde bir özlü sözler yayınlamayı düşünüyorum.   Sözün Özü - Özlü Sözler köşesi yapmayı düşünüyorum umarım beğenirsiniz.  Ne zaman  Özlü sözler biter bende köşeyi kapatırım olmam mı ?
SEvgiyle kalınız ...

02/10/2011

YETKİLİ ...




Görevi olmayan nice görevliler vardı, benim bu güzel memleketimde.
Görev kelimesinin sözlükte bir çok anlamı vardır. Keza bu kelimeden türetilen görev kelimesinin de. Ama nerde? kağıt üzerinde ...
Biz kurumsalız diye geçinen nice sektörün dev firmaları meğerse dışardan çok janjanlı geliyormuş. İçine girdiğinizde hepsi birbirinin aynı rengi.  
Bu sıralar görev dağılımına, kurumsal statüye , ve özellikle şişirme ünvanlara fena takmış durumdayım  dostlar. Ne o kardeşim bu şişirme içi boş ünvanlar! Biri der , genel kordinatörüm digeri süpervisör,biri kurumsal bilmem ne stratejisti  ? felancası bölge operasyon uzmanı. Gören sanacak kıtaları onlar keşfediyor.

Hepsinin kartvisitinde ad ve soyadından uzundur görev tanımı. Kurumsal firmalarda daha önce çalışmış biri olarak hiç hazetmedim bu durumdan. Taytıl maytıl yapamayyım boş işler. Boynuna astığın kartta veya şirket işleyiş şemasındaki konumun çok önemli olmamalı senin hayatında. 

Nasıl bir görev etiketi yapıştırılıyorsa bu kurumlarda insanlara. Mikroçip takılı insan gibi iş dışındaki hayatında da kendini öyle görüyor bazıları. Bizim mahalledeki yetkili servisten ne farkın var senin alasen ? Hem çağırdın mı ? Anında yetişiyor yetkili servisimiz imdadımıza. Evime kadar gelip yetkisini esirgemeden kullanıyor. Ya sen ? Oturduğun yerden kaba etlerini büyütüyorsun sadece. Yok yok böyle olmamalı yetkilim senin yetkin!  Emrine verilmiş insanlar olabilir ama sende bir şeyler yapmalısın.  Emir demiri bir yere kadar keser.

Sürünün başındaki çobandan bir farkın yoksa eğer, ünvanım var diye böbürlenmiceksin. En son çalıştığım kurumsal firmada şirket görev şemasına bakıp bakıp uzun uzun düşündükten sonra  ertesi hafta istifa etmiştim.
Kişisel kanatim şudur ki; büyük şirketlerde,kurumlarda sırdanlaşmaktansa , küçük bir işletmede önemli bir kişi olacaksın.

Hep kendi kendimize deriz ya : '' Kendi işinin patronu olmalı insan'' ne güzel bir şey değil mi?  Kendi kuralını kendin belirlersin. Ne bir kurumsal unvan  bulmaya ihtiyacın olur nede izin alırken birine hesap vermeye .
Yıllardır kendi işimi kurmanın telaşında bir insan olarak, her gün yeni fikirleri masaya yatırırım. Kimi mantıklı bulurum kimini saçma. Bazen de net sermaye ihtiyacını karşılayamadığımdan vazgeçerim. 

Sözün Özü, hayatta yetki dağılımdan ,kof ünvanlardan daha önemli şeyler var. onların peşinden koşmak bana daha cazip geliyor . Tabi sizin bilmem?  İnsan  bi ömür mutluluğu için; eşini, işini iyi seçmeliyse eğer. Ne gerek var üç günlük dünyada bu kadar yetki kargaşasına ? ...





01/10/2011

MÜSAİT BİR YERDE ...





Müsaitmisiniz size gelicez ?
Müsaitsen görüşelim ?
Kalbin müsaitse girebilir miyim? 
Müsait bir  yerde inebilir miyim?
Şu an müsait değilim !



Bu klişe sözleri niye yazdım? Bilmiyorum :)) Ama bir şey var ki; bir işin layıkı ile yapılabilmesi için tarafların bir müsait yerde ve zamanda uzlaşması gerekiyormuş bunu şimdilerde daha iyi anladım.

  Geçen gün bir minibüse bindim ( böyle mi yazılıyordu bu araç? ) neyse  hanımefendinin biri '' Şöför Bey müsait bir yerde dururmusunuz? inceem ''  dedi.
Aman demez olaydı, şöför aldı bu zatı-muhteremi yüz metre ileride indirdi. Sonra koptu kıyamet. Bayan ; '' Ben size müsait bir yerde indirin diyorum siz beni nerede indiriyorsunuz ! '' dedi.

Şöför bey amca ; '' Müsait bir yerde dediniz evet doğru,  ama kime göre müsait bir yerde durmalıyım? Size göre her yer müsait olabilir ama bana göre 100 metre ilerisi daha müsaitti izin için, o yüzden sizi orda indirdim buyurun inebilirsiniz. ''dedi.

Nasıl bir gülmem geldi o an anlatamam size. Hatta taraflar tartışırken ben sesli sesli gülmeye başlamıştım. İkisi bir olup bana dalacaklar sandım bi an :))

Bizim semtin şöförleri aristokrattır biraz. Helenistik dönemin son zamanında , semtin son minibüs durağında, elini başına yaslayarak düşünce üretmeye bayılırlar.Varoluşumuz, dünyanın şekli yapısı ve etik ahlak üzerine birbiriyle şiddetli tartışmalara girdiğine tüm mahale şahit olmuştur.

Evet gelelim müsait olmak kavramına ? Soran kişinin kim olduğu burda çok önemlidir. Sizin için önemsiz biriyse bunu soran, siz hep meşgul birisinizdir hiçbir zaman zaman ayıramazsınız o kişiye.

Keşke,  sevgi , aşk gibi önemli gönül meselelerinde , karşı tarafın ilgisi ,  hep müsait olsa bizim için.  Aradığımız zaman hep müsait olsa , kalbi hep bize müsait yerde atsa. İster 100 metre ileriden ister 100 kalp atışı geriden...
Yeter ki , bizim için atsın ,  gerisi ne fark eder ?




22/09/2011

GEÇEN GÜN BU ZAMANLAR ...



Mutluluk pozlarım kim bilir?  Sensiz,nasıl yansıdı karelere,
 Hiç fotojenik değilimdir bilirsin, 
Öyle kolay çekinemem, 
En azından dik durup, bi poz vermek lazım.

 
Düşümde az önce resmini çizdim, 
 Tablo yine benim kalbim,çerçeve senin suretin,
Kara kalem çalıştım bu kez, bahtıma.
Belki bu kez ters dönerde talihim  ,mutluluk çıkar şansımıza ...


                                                             
                                                       Şiir :  Salih Yıldırım



21/09/2011

Evlilik Kavramı Üzerine ,Nedensiz Düşünceler ?


       


      Evlilik kavramı ; oldum olası çok ilginç gelir bana dostlar. Nedenini halen çözmüş değilim. Düşünce gücümle ,soyut olan çok şeyi somutlaştırabildim zihnimde ama evliliğin halen bir resmini çizemedim.
Düşünün ki; hayatın belli bir döneminde kadar yalnız yaşamışsın,tek kişilik hayaller  kurmuşsun kendince, Sana karışan görüşen yok, Belli sorumluluklar hariç kimseye hesap vermezken,birden karşına biri çıkacak ve bir imza ile hayatına yön vermeye başlacayacak.
Çok garip dimi?  '' değil mi? ''  garip çok garip  ...

 Bunun nesi garip  diyebilirsiniz , evet çekinmeyin söyleyin :))  Bende biliyorum bu doğanın kanunu, aile toplumun yapı taşı,evlilik,yuva,çoluk çoçuk çok önemli kavramlar farkındayım başım gözüm üstüne. Benim bu hayatta resmi varlığımda da bu kurum başrolde, her baktım yerde  o varken , neyi ? sorguluyorum bilmiyorum ama tuhaf geliyor bana ne bileyim ...

Kader kısmet (yazgı ) , tabi ki yazacağım şeylerin  açıklaması biliyorum ama  , içimde, taaa benden de  üçerü ben, benim böyle  düşünmemi istemiyor.

Senli yaşlarda veya sana yakın. Bir insan var gençlik hayallerinde onla veya onsuz, severek veya istemeyerek ,her neyse birine diyorsun ki gel bana yol arkadaşı ol. Teklif kabul ediliyor, sözler veriliyor ,tarihler alınıyor. Bir dünya masraf yapılıyor yeni bir ev kuruluyor ama daha önce ne güzel beleşten yaşıyorduk, şimdi ne gerek var bu kadar masrafa diyemiyorsun? Senin adına birileri hep karar alıyor sen genellikle emme basma tulumba gibi kafanı sallıyorsun , bişey diyemiyorsun eziksin, çünkü sen kaşındın  :))

  Senden başka herkes, birden seni senden fazla düşünüyormuşşş gibi görünüyor. İnanıyorsun ister istemez. Bir düğün organize ediliyor adınıza 3-4 saatlik bir eğlence.  kadrajta göründüğün süre toplasan bir saat. evet birkaç saatlik gecenin kahramanısın. Başrolde sen ve müstakbel  eşin.
Sonra sen o müstakbel hanımınla her gün görüşüyorsun bazen oluyor sadece 7-24 onu görüyorsun. Allah korusun ya doğru kişi değilse eşin. İnsan nasıl ona tahhamül edebilirsin!
Bir de senle özleşiyor o insan. Seni  yolda gördüğünde arkadaşların senden önce veya  sonra onu soruyolar. 


Bin küsür kişilik düğün salonu kapalı gişe oynuyor sizin için. İyi tarafı gişe hasılatı size ait (taraflar çirkeflik yapmazsa şayet) size ait günün o saatleri , mekan sizin ve sen düğününe gelenlerin en az yarısını tanımıyorsun,diğer yarısı ise  meçhul.

Sen o arada dalmış gitmişsin vadesi yaklaşacak ilk taksitlere , sonradan öğreniyorsun ki düğündeki kalabalığın bir kısmı artık senin yeni akraban olmuş haydaaaa! Ciccii akrabaların hayatına girdi bile, bi hoş geldin desene :))
Benim akrabam bana fazla yük oluyor zaten bir de bu nerden çıktı diyemiyorsun. Artık çevren çok geniş , sırtın yere gelmez aslansın sen bidenesin , sen artık bir eniştesin veya yengesin ...

     Evlenen arkadaşlarımın hepsinin düğününde aktif rol oynadım. , Onlar mutluluk pozları vermeye çalıştığı sırada, ben de daldım bunları bir bir düşündüm...
Onlara da düşüncelerimi açtım ama ilerleyen yıllarda yarısı doğruladı kimi iş bildiğin gibi değil dedi bana akıl fikir verdi. Kimi  '' herşeyi boş ver de çoçuk bir başka oluyormuş lan'' diyebildiler buruk ve mağrur bir şekilde ...

Kimi aman olum evlenme biz evlendikte noldu dedi. Felan filan söyledikler,  bir kulaktan girdi diğerinden çıktı.
İster evlilikten korkuyorsun sen ondan böyle söylüyorsun diyebilirsin, ister bastırılmış duygular de!. Ne bileyim? Ne derseniz deyin kabulümdür ama size bişey söylim mi ? :
Evlilik çok garip bir şey ya ...



Yazan :  Salih Yıldırım


18/09/2011

YİNE BİR GÜLNİHAL ALDI ŞU GÖNLÜMÜ ...


     NEDEN BLOG YAZIYORSUN ? BLOG YAZMA AMACIN NE ? 
    BU İŞTEN BİR KARIN VAR MI?

         Bu sorular size değildi sevgili dostlarım. Kendini bilmez arkadaşlarımın geçen gün bana yöneltiği sorulardı :))
Zaten birbuçuk aydır  yazamıyordum ,  bir de üstüne erinmeden onun bu sorularını cevapladım ama arkadaşım dinledi dinledi sonra bi şey anlamadım dedi ve çekti gitti :))
Blog sayfalarına göz atarken arkadaşım Erdinç girdi birden içeri.''  Napıyorsun kanka  '' diye seslendi. Bende tam blog üzerine sosyolojik  çıkarımlar yapıyordum kendimce, dalmışım bi an öyle. Gözlemlerim vardı el değmemiş bir başka gözün yardımına ihtiyaç duydum bir an.

'' Erdinç; sana birkaç blog göstereceğim,bunları sana zahmet iyi incele, sonra senden o değerli yorumunu rica etcem olur mu '' dedim.
Sağolsun kırmadı. ''  Tamam kanka '' dedi. Başladı okumaya. ilk etapta 3 blog inceledi kesmedi. sonra 2 blog daha baktı. ''sıkıldım blog bakmaktan,  ne soracaksın sor bekliyorum  kardeşim ? '' dedi.
Gösterdiğim bloglar arasında kendi blogum da vardı. ''Ya bunlar ne böyle ya, ne renk  var ne video! pasa yazı var bu sayfalar da. Zaten hepsi de birbirine benziyor '' dedi. Allah belanı vermesin dedim senin. biraz gülüştük. Anladım ki arkadaşımın bir blog sayfasından beklentileri farklıydı ya da blog sayfasının ne amaçla kullanıldığını sonrasın da girdiğimiz sohbet esnasında öğrenmişti.

         Ama yine de fikirlerini önemsedim. Blog yazan başka bir arkadaşım da ; '' Blog yazmak bence yazınsal bir değer taşımalıdır'' dedi. Ve ekledi ; ''  Her konu hakkında sırf yazmak için yazmak düşüncelere zarar verir '' dedi.  Galiba kast ettiği şey ileriye yönelik kalıcı eserler vermek gibi bişeydi. Ya dedim altı üstü blog yazıyoruz. Yazınsal değer de olmalı yazı da ama her zman değil ...
Şu an bir edebiyatçı'dan beklenen sorumluluğu bizden istemen acımasızlık değilmi ?diye konuştuk durduk  ... yaptığımız sohbet sonrası dedim yarın (bugün için) yazınsal değer taşımayan samimi bir yazı ile tekrar sezonu açmalıyım. İşte bu yazıyı sırf bu yüzden yazdım. Yazının başlığını ise, konuyla bir alakası olmadığını göstermek için seçtim :)))

 İşlerimizin yoğunluğundan,yaz tatilden, mevsim sıcaklarından,  o yada bu sebepten yazamadığım günlerin acısını çıkarmak istiyorum ben de sizler gibi. 
Yukarı daki soruları sıkıldığımızda kendi kendimize soruyoruz doğrudur. Hatta bazı arkadaşlarımız pes edip bloglarını silip gideceklerini sanıyorlar bu diyardan ama sonra tekrar geri geliyolarlar. Niye ? Yazmak sadece yazmak değil bazı insan için çok daha fazla anlam taşır bence ...
Arkadaşımın bana yöneltiği  '' Bu işten bir karın var mı ? '' sorusunun cevabını ise bu yazıyı bitirdikten sonra , yayınla butonuna basarak göreceğim :))))

SEvgiler ...





 

15/07/2011

DUA İLE . . .

Rabbinizden bagışlanma dileyin. Sonra da ona tövbe edin...Gerçekten benim Rabbim,esirgeyendir, sevendir.(Hud90)...

Dedim ... Bunca günahım var hangisinin tövbesini yapayım...

dedin : 

"Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Zumer53)

Dedim ...   Rabbim günahlarım tövbe ettiklerimden daha fazladır. Hepsini söylemeye dilim varmadı. Onları da affedermisin? 

dedin :

''Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da ben bilirim.''(Bakara33)

Dedim... Yine gelsem bağışlarmısın? 

Dedin : 
''ALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur.''(Ali imran135) 

Dedim... Rabbim benim senden başka kimim var? 
Dedin : 
''ALLAH kuluna yetmez mi?''(Zumer36)   . . .




BERAT KANDİLİMİZ ve CUMAMIZ , MÜBAREK OLSUN...

CENAB-I HAK , YAR VE YARDIMCIMIZ OLSUN İNŞALLAH.
HERKESE HAYIRLI KANDİLLER DİLERİM ...
DUA İLE ... 




SEvgiler
SAygılar ...

09/07/2011

Dedi Ve Lafı Gediğine Koydu ...

               

         Bir insanin basina gelebilecek en kotu seylerden biri nedir ? diye sorsam siz değerli okurlara bisürü şey sayarsınız bana biliyorum.Ama tek seferde tahmin edemezsiniz söylicem şeyi. Zanlımca başa gelse de çekilmeyecek en kötü şey : iki bayanın dedikodusuna tanık olmak, katlanmak zorunda kalmaktır. Düşünün ki  baştan sona  zengin bir muhtevası olan bir diyalog !  ama giriş ve gelişme bölümüyle başlayıp da bir türlü  sonuca gelemeyen,gelmek bilmeyen bir sohbetin en dikkatli görgü tanıklarından birisiniz. aman Allah'ım bu ne büyük bir zulümdür.Evlerden ,kapılardan ırak olsun ...


             Bugün bir ulaşım aracında yoğun kalabalıkta götgöte seyir ederken  iki artı bir kadın belirdi tepemde, iki dakkika bir başladılar sohbete. durun bir araç hareket etsin! Zorunuz ne. Muhtemelen dışlarda hararetle yarım kalmış bir muhabetin birazdan rövanşı oynanacak yanımda. Kılıçlar çekilecek , ceng eyleyecek birbirleriyle ,ötekive berikilerle hanım teyzeler,bayanlar ...

Onlar adına ister  bayan bayana konusma ,ister bayan dayanışması desin, ister iki lafın belini kırma bilmem nee ... Hepimiz biliyoruz ki , birinin arkasından konuşulan herşeyin adı : dedikodu'dur yani gıybet'tir.
İkili diyalog şöyle başladı :
A:  Duydun mu ? Mehtap yeni aldığı eve bi dünya para harcamış ama inan evini yine pok götürüyor.
B: İnsanın içinde olcak Aslı Abla. Mehtab'ı biliyorsun üstüne başına alsın dursun. Evine gitsen bir bardak su içmeye tiksinirsin...

İki kadın dedi dedi durdu günün kurbanı hakkında !  Fütursuzca sarfettiler sözleri. ettiği laflar karşındakinin dudaklarina usulca kondu. Aynı eleştiriyel yüzsüzükte diğerinin yüzünde anlam buldu cümleler.
A 'nın Felanca komşusu kendini çekemiyormuş hep onu kıskandığından o ne alırsa onun aynısını  alıyor boşyere harcamalarda bulunuyor zaten aldıklarıda bi halta benzemiyormuş. Diğerinin çok sevdiği bir eltisi varmiş fakat çocuğunu hiç iyi yetiştiremediğinden artık kendi çocuğuna da kötü örnek oluyor diye artık görüştürmeyeceğini belirtiyor. ''Anasından ne görürse onu uyguluyor çoçuk '' diye noktalıyor sözlerini. İşte böyle  gösteriyor eltisine sevgisini.

          Bunun gibi nice şeyler anlatıldı onlarla zorunlu yolculuğum esnasında. Malesef,  malesef ki kulaklıgımı da yanıma  almamıştım, bu gıybet zorbalığının ortasında ,mecburen onları dinlerken telefonun not defterine  başladım yukarda ki diyoloğları yazmaya.Ve ben onları dinledikçe önce onlardan tiksindim sonra onlarla aynı havayı soluduğum için kendimden utandım. 

 Bu kadınlar birer  örnekti şu an verdiğim sadece,  daha kötü dedikodulara da şahit oldu istemeden bu bünye. İki bayan yan yana gelmesin aynı ortamda bulunmasın. Madem bulunuyorlar ,  siz orda olmayın :)) Nerden buluyorsunuz bu bitmek bilmez enerjiyi. Anlattıklarınız size nasıl bir kar sağlıyor ? Konuştukça stres mi atıyorsunuz  yoksa gerçekten deşarz mı oluyorsunuz?
Çok samimi arkadaşınıza o an başınızdan geçen olayı daha olay bitmeden nasıl anlatsam diye hemen kafanızda kurguluyorsunuz dime gerçekten ? Yoksa bu kadar komplike cümleler nefes almadan süzülemez dudaklardan.

 Derler ki bayanlar;  sadece biz hanımlar mı dedikodu yapıyoruz ?  Hiç  erkekler yapmıyor mu? Erkekler daha kalitesini yapıyorlar da hep biz bayanlar göze batıyoruz! Ay ay insanin adı çıkmasın derlerr :))
Bi karşı taraf olarak objektif dusundum. ( hatta bunları yazarken de bayan arkadaşların tepkisini maruz kalmayalım da sonra  bana sinir olup başka bir blog yazarına dedikodumu yaparlar da üzülür oturur bir köşede ağlarım :))  )   Evet tarafsız düşündüm bir erkek olarak;  yapabilir erkekler de , gözlemlerimi tekrar masaya yatırdım da ; yokk be ablacığım biz sizin tirnağınız olamayız. Sizin ancak getr götürünüzü yapabiliriz.

Erkekler;  spor , araba,iş muhabeti  yaparken bi yandan da   önünde ki gazetenin arka kapağında ki bikinili kadının vücut hatlarından söz açıp alakasız bi şekilde açtığı sohbeti yine kendi  kapatır. Bundan öteye bi muhabbet yapamazlar yapsalar da onun adı dedikodu olmaz. 
         Yüz yüze söyler ne söyleyecekse ve geçer giderler oradan. Zaten erkekler bu tür muhabbeti fazla öteye taşiyacak yetenege sahip de değildirler. Öyle bayanlar gibi dedin mi lafı koduramazlar gediğine.  Ahh dedikodugezer ablalar ayak üstu bende senin dedikodunuzu kaleme aldım ya sizden çook korkulur : )

Ben halen ciddi ciddi düşünüyorum. Bayanların dedikodu yapması yemek yemek gibi bir ihtiyaç mı ? hayatının gerçekten olmazsa olmazlarından mı ? 
Yoksa olsa da olur olmazsa yok  dayanamam illa yapmam lazım dediği bir aktivite midir ? 
Çözemedim bir türlü ben bu işi, en iyisi  gidip bir bilene sormalı ...



Yazı : Salih Yıldırım